Friday, 30 December 2011

Barış istiyorum..

Ahmed Arif’in iç sızlatan otuz üç kurşun şiirine vesile olmuş talihsiz toplu cinayeti hatırlatan bir vahşet yaşadık 29 aralık 2011 de şırnak'ta. Savaşın, yok etmenin türlü şekillerinin insanlık tarafından nasıl bu kadar rahat taşınabildiğine inanamıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin kara lekelerle dolu, Sünni-türk şekillendirmeye dayalı, ötekini reddeden çok kirli bir tarihi var. Son dönemlerde, Dersim olayları, Maraş olayları, Ermeni olayları derken birçok insanda ezer bozuldu sanıyordum. Popüler medyaya sihirli bir değnek dokunmuşçasına bir geçmişle yüzleşme başlamıştı. Enteresan gelişmelerdi bunlar. Dikkat ederseniz hepsi de “olaylar” olarak adlandırılıyor. olaylar, çünkü bu olayların ne olduğuna daha karar veremedi muktedirler. Daha 12 eylül rejimi ve 90 lı yılların faili meçhulleri dosyaları da açılmayı bekliyor. Devletin kirli örgütlenmeleri olduğu açık bir gerçekti. Benim şaştığım bunlar değil. Aksi beni şaşırtırdı zaten. Bireysel tarihimde duyduğum, gördüğüm bunların sağlamasıydı zaten..

İçimi acıtan, son yaşanılan ölümlerden sonra kaçakçılığın cezasını öldürmek ve yok etmek olarak algılayan, insanımsı tek hücrelileri sosyal medyada ortaya çıkarması. Vicdanı tecavüze uğramış bireyler topluluğu olduk. Son yaşanılan vahşet, ki bir teknik yanlışlık olarak adlandırılmaktadır, bu cinayeti haber yapmaktan bile aciz medyanın ne kadar karaktersiz, ıvırıp kıvıran muktedirlerin de ne kadar sahtekar olduğunu artık iyice ortaya çıkarmıştır.

Kaçakçılık, sadece sınırdan sigara, çay, mazot ve telefon kaçırmakla olmuyor. Vergisini ödemediğin her kuruş bir çeşit kaçakçılıktır. Türkiye’de vergi kaçırılmasına göz yummayan insan var mıdır acaba? Çalışanının skk’sını eksik yatıran şirketler, devlete milyonlarca tl geçiren özel hastaneler, yurt dışından ucuz elektronik eşya getirenler, gümrüklerdeki rüşvetler, ihalelerdeki yolsuzluklar. Sistemin ortak dili ekonomik rant olmadı mı bugüne kadar?. Kocaman bir rant ülkesi olduğumuzu nasıl unutabiliyoruz da kaçakçılığa ölüm cezasını reva görebiliyoruz. Kurcalasak çoğumuzun geçmişinde bu pisliklere bulaşmışlığımız da vardır.. fakat hiçbrimiz bu kaçakçılıklarımızın cezasının bombalar ile parçalanmak olmadığını çok net biliyoruz.. tam tersi haklı çıkarırız kendimizi. “Vergiler çok yüksek”,” herkes yapıyor”. Falan da filan..

Yurt dışından gelen arkadaşlarımızdan  telefon istemeyi çok iyi beceriyoruz (misal, Iraktan 800 dolara iphone 4s getirebilirim dersem kaç kişi hayır der). Kaçak içkileri bavullarda yurda sokmayı çok iyi beceriyoruz (10 dolara rakı da getirebilirim mesela). Kendimize öyle yalanlar atmaya alışmışız, öyle uyuşturmuşuz ki beyinlerimizi, göremiyoruz. Sistemin tam da istediği gibi düşünüyoruz. Fakat işin içerisine kaçak olarak ekmeğini kazanmaya çalışan insanlar girince herkes ithalat-ihracat konusunda uzman, ahlak zabıtası kesilebiliyor. Bir de bu insanlar kürt olunca “vurun ulan vurun” demeyi de vatanı sevmek olarak değerlendiriyor toplum. Irkçılığa programlanmış yalakalar ordusuna döndük toplum olarak.. halkını kaçakçılığa muhtaç eden sistemi eleştirmek yerine, kaçakçılık yapanlara milyon dolarlık bombaları yakıştırıyoruz.. Bunları yaparken de tabiki vatanı en çok sizler seviyorsunuz! ve de elhamdilullah müslümansınız!..

Türkiye'de yapılan kaçakçılıkta, uyuşturucu ticaretinde kimlerin parmağı olduğunu, işin nasıl yürütüldüğünü herkes çok iyi biliyor aslında.. Doğu'dan giren eroin Edirne'den nasıl çıkıyor acaba! hiç düşündünüz mü? Pkk’nın Meriç nehri yapılanmasının sallarla geçirdiğini düşünüyor olamazsınız herhalde eroini..

Devlet eliyle kaçak benzine, mazota göz yumulmadığını mı sanıyorsunuz? Sınır ticareti yapan tankerlerin kocaman mazot depolarını bugüne kadar görmediniz de katır sırtına yüklenmiş mazotları mı kaçakçılık olarak algılıyorsunuz. Bu vahşetin tanıklarının anlattığı diğer hikayelere ise inanmak istemiyorum.

Bir de istihbaratı amerika’nın verdiğini söyleyenler var, yakında işin içine İsraili de katarlar ve işin içinden sıyrılırlar. Bu kadar mal bir ülkemiyiz ki amerikanin oyununa gelip duruyoruz on yıllardır. Yoksa kendi kirli işlerimizi aklamak için sorumluluğu başkalarına atmakta mı çok başarılıyız.

ırkçılıktan beslenen paradigmanız iflas edeli çok oluyor.. 30 yıldır savaş dışında çözülmesi için hiçbir yolun denenmediği bir sorunu inadına kan dökerek ile çözmeye çalışmak, hiçbir aklın ve ideolojinin kabul edebileceği bir ahlaka uygun değildir. 3 milyon oy almış bir partinin binlerce yöneticisini hapse atmak “siyaseti bırak, başka yollarla mücadele et” demekten başka nedir ki?

Bir zamanlar akp’nin devletin inkarcı dilini değiştirdiğini (ki kısmen yaptı da bunu) ve kürt sorununa çözüm bulacağı inancını taşıyordum. Oy verecek kadar değil ama iki oyum olsaydı ikincisini kendilerine vereceğimi söylerdim. Sağlam kazık yediğimi şimdi fark ediyorum. Rejim, hükümetlerden bağımsız olarak sorun çözmekten ziyade düşman yaratmak üzerine kurulmuş..

Çok şey var söylenecek ama artık benim “barış istiyorum”dan başka bir lafım yok. Ne dersem diyeyim, Hep bir "ama"sı olacak insanların, şiddeti yücelten, herkesin hep bir “ama”sı olacak.

Ölenlerin ailelerine sabır diliyorum..yüzlerce eve ateş düştü.. devlete zaten on yıllardır küs olan bölge insanı artık öfkeli de olacak. ve bu öfke için bütün haklı sebeplerini de savaş yanlısı hödükler, militarizm yanlıları, statükocu cumhuriyetçiler, gülen yardakçıları ve ırkçılar altın tepside sundu..

29 aralık 2011, lekelerle dolu türkiye cumhuriyeti tarihine kocaman bir kara leke daha ekledi. cümleten geçmiş olsun. 10 yıllar sonra dileyeceğiniz özrünüzü de şimdiden münasip bir yerinize sokabilirsiniz...

Thursday, 15 September 2011

El ele ver gidek..

Çocukken kulağımın pek aşina olduğu bir sesti cümbüş sesi. Çok da severmişim o sesi, duymayınca anladım çok eksikliğini. Ankara'da duymaz olmuştum. Sırf bu yüzden oturup kel Ekrem'in sunduğu TRT GAP Diyarbakır çekimlerini izleyip izleyip daha bir özlüyordum Diyarbakır'ı. Bir gün Bedri Ayseli çıkmıştı o programlardan birine. Aman allahım o ne keyifti bana öyle. Cümbüş Diyarbakır müziğinin vazgeçilmezidir, bilenler bilir. Aram Tigran ise o vazgecilmezin vazgeçilmezidir. Annem ve O'nun jenerasyonu bayıla bayıla dinler her duydugunda O'nun bol cümbüş eşlikli parçalarını...



Amerika'da Ermeni komünitesinin en yoğun olduğu yerlerden birinde yaşıyorum aslında. Cümbüş sesine çok uzak değilim belki. De iste bulup keşfetmek lazım. Bunu başka yazılara saklayayım. Ermenilerin ruhlarinin kol gezdigi topraklarda büyümüş, onların taşı taş üstüne koydukları memleketin çocuğu olarak, yaptiklari hemen her ise hayranlığım garip karşılanmaz diye umuyorum. Her ud çalan Ermeniyi uzunca dinleyebilirim misal. Dedim ya bebekken fazla dinletmişler herhalde, kulağa değmiş bir kere! El ele ver gidek püruthanaya da dinlemekten de söylemekten de müthiş keyif aldığım parçalardan biri. Kazancı Bedihle Bedri Ayseli kuskusuz iki usta icracisi bu eserin. Kazancı'dan dinlediğimde çok küçüktüm. Ibo Show'da söylemişlerdi: O sahne gitmez gözümden, tutamayıp kendimi bagira bagira söylemiştim mutfakta, evde misafirler varken (sonra ne olduğunu anlatmayacağım!), tabii ezberlemek dünyanın en kolay işi malum çocukken benim için. O yaştan atlamıştım müzik işlerine. Her ne kadar bu yaşta çıkmış olsam da o yaşta var imiş canım bir şeyler. Ha olur da merak ediyorsaniz soyleyeyim, o yaslarda var olan seyler ne yazik ki artik YOK: Aşağıdaki videoda da nasıl güzel şarkı sözü unutabildiğimin kanıtı mevcut. İşte yaş ilerliyor. Dostlarla meşkin keyfi bambaşka, söz unutmak bile keyfi kaçırtmadan dinletiyor insana şarkıyı. Hem İzzet Altınmeşe bile karıştırıyor söylerken benim unutmam çok mu?

Grup KNAR'in muazzam ermenice albümünde de ermenicesi mevcut.



Bir de Yervant Bostancıyan versiyonu mevcut tabii.
http://www.facebook.com/video/video.php?v=437197070802&ref=mf

Tabii Celal Güzelses çevirisiyle söylenmiş saçma bir türkçeleştirilmiş icrası da mevcuttur. Tavsiye dahi etmiyorum.

İzzet Altınmeşe yorumu da dinlemeye değer. Bir de dost meclisi var ki insana hissettirdiğiyle beraber dinleyince hepsinden güzel oluyor..

Buyrun;

ilk

Bu türküyü bilmeyen var mıdır ki acep?

Kendimi bildim bileli söylerim diyorsunuz del mi? Ben de..
Günün ciddi bir kısmını müzik dinleyip kalan kısmını da söyleyerek geçiren ben gibi birinin bu kadar bilindik bir türküyü duyar duymaz ilk duymuscasina urpermesi de neymiş demeyin.
Neşet baba söylemiş,söyleteni de olmuş..

Biz de dinliyoruz işte,dinleten de var adama...

Wednesday, 17 August 2011

Yeni Hayat Hazırlığı

2-3 ay önce;

Çok mutluydum ilk duyduğumda. Nasıl bir yere gideceğimi düşünmeksizin yeni bir hayata başlayacak olmanın heyecanı bambaşka. Daha önce bunu ODTÜ'den KOÇ'a gitmeye hazırlanırken yaşamıştım. Sonuna kadar erememiştim gerçi,ODTÜ'de kalmıştım ama olsun o heyecanı bir daha yine aynı şekide hissetmek güzelmiş deyip mutluluğumun artmasına bir güzel izin verdim. Ev bakmaya başladım hayat pahalılığını düşündüm, zor olacağını anlamaya başladım yavaştan. Bana verecekleri maaşın da çok iyi olmayacağını hissedebiliyordum ama olsun diyordum ki kendime ne de olsa dönüşte (en az 5 yıl sonra:) İstanbul'da bir hayata başlayacağımı bilip heyecanlanmama yeter!! İstanbul hayali hep aklımdadir benim belki de KOÇ fikri bu yüzden hem çok yakın hem de çok sevindiriciydi benim için. Ama bu sefer İstanbul da değil. Bilmediğin bir şehir, Meleklerin Şehri,bilmiyorsun kızım ne heyecanı bu hissettiğin? Yeni hayatımın heyecanı...


Son 2-3 hafta;

Detayların çoğuna baktım. Biraz pahalı bir şehir gibi görünüyor. Herkes sürekli beni güvenlik konusunda uyarıyor. Olsun diyorum. Sen kürdistanda savaşın kucağında büyümüşsün. Ankarada her türlü saçmalığa maruz kalmışsın, İstanbulun tehlike çemberine girmişsin sıyrılmışsın. Bunun ne farkı olacak ki? Sanırım şöyle bir farkı var; alışmadığın ya da dilini bilmediğin yolunu bilmediğin bir şehri kucaklıyorsun ve tehlikenin nereden geleceğini artık seçemiyorsun! O anlamda iliklerime kadar hissedebiliyorum bu işin zor olacağını. Olsun beyav,yine de hayatı kuracağız bir şekil. Zar zor olacak.

Kaygılarım artıyor giderek.Sadece tehlike değil mesele elbet.

Ben hayatım boyunca hep bir şekilde aile hayatı yaşadım. Üniversiteye kadar ailemle. Üniversite ve sonrasında da kız kardeşlerim. Hep bir aile evi modu. Hep bir şekilde beraberlik. Hiç başkasıyla kalmamanın deneyimsizliği,dahası bunu genç yaşta değil de yani üniversite çağında değil de yaş ilerledikçe tatbik etmek,bu da zor olacak hissediyorum.(KOÇ tan aynı yere gelen bir kadınla aynı evi paylaşacağım!)

Döndüğümde hayat başka olacak. Kızkardeşlerim zorunlu hizmetleri yüzünden türkiyenin değişik yerlerinde olacaklar. Yani artık aynı evde yaşamayacağız ve evden giden ilk kişi benim. Bu şu anlamda garip. Benim hep düşe kalka ama bir o kadar da değerli bir iletişimim var onlarla. Garip anlatması da zor ama denersem eğer biraz,şöyle diyebilirim galiba,insana,bir şey yapmasa da huzur veren ve elini uzattığında dokunabileceğin uzaklıkta olan birinin olması başka bir şey! Bunu hissedemeyeceğim bir daha. Annemin hep bizim yanımızda olması da ayrı bir mutluluktu hep. Sabah çıktığımda, akşam geldiğimde koşulsuz şartsız bana bu kadar içten dokunan birinin olmayışı hayatın giderek daha zor olacağını hissettirmeye başladı şu kalan son bir kaç haftada. Sanırım giderek duygusallaşıyorum. Annesinden ayrıldığı için ağlayan çocuklara mı döndüm ne? Yok yok korkmayın ama bir insan biriyle bu kadar derin bir bağ kurmuşsa nereye giderse gitsin hep böyle sürecektir yalanına ne ben ne de bir başkası inanır! Kandırmayın kendinizi de beni de...
Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak evet, bunun farkındayım sadece. Paralamıyorum kendimi ama üzülüyorum be ne edem! Kimi bunu üniversite çağında yaşıyor işte kimi de benim gibi geç yaşlarda!

Bir dostum bir keresinde bana "biz kürtler ergenliğe geç gireriz" demişti. "Girdiğimizde de ağır gelir çok şey ve ağlanmayacak şeylere ağlanmayacak yaşlarda ağlar üzülürüz dertlerimize" demişti. Anlamamıştım pek neden böyle dediğini,sanırım anlıyorum,sen de anlıyor musun Ardıl?

Belki de en önemli kısımlarda,konuşmaktan en çok kaçmaya çalıştığım kısım yüzüme çarpmaya başlıyor. 4,5 senedir istikrarla sürdürdüğüm ilişkim. Böyle bir karar almamda en çok arkamda olan insanlardan biri olmasından kaynaklı olsa gerek hiç çok kaygılanmadım gitme zamanı bu kadar yaklaşana kadar! Ve yaklaşıyor zaman. Hafif hafif karşılıklı gerginliklerimiz başladı. Sanırım bu tip bir pratiği nasıl geliştireceğimizi ikimiz de bilemediğimizden acemiliğimizi açık ettik hemen. Zorlaşacak sanırım giderek. Gitme zamanı yaklaştıkça sanırım daha da zorlaşacak...

Hiç bavul hazırlamadım hala,sanırım hazırlamaktan kaçıyorum. Gitmekten hafif hafif çekinmeye başlıyorum. Ama neden çok mutluydum,ve ben kimsenin etkisi altında kalmadan mutluydum. Gitme fikrinin o heyecanı nerede? Neden herşeyin yerini o şeyin kaygısı alıyor? Halbuki kaybetmiyorum hiç bir şeyi sadece uzaklaşıyorum,çok uzaklaşıyorum,gitme zamanına da o kadar çok çabuk yaklaşıyorum...


Son hafta;


Uykusuzluklarım başladı. Bavulu hazırlamaktan artık kaçamıyorum. Annem açtı odama 2 bavul. Yavas yavas doldurmaya basladim. Sanirim bayagi yavasim annemden uyarilari da yemeye basladik. Yavaşlık kaçma dürtüsüyle eş burada sanırım. Gitmeyi çok istiyorum ama neden bu gerginlik?

Kızkardeşim kendisinde de amerikaya gitmeden(3 aylığına gitti) kendisinde de benzer gerginliklerin oldugunu söylemişti. Karın ağrılarım başladı gariptir. Herkes arıyor görüşelim diye. Herkesle toplu bir görüşme ayarladım aslında ama ona gelemeyenler ayrı ayrı görüşelim istiyorlar haklı olarak ama ben zamanı yönetemiyorum zaten kaçıyor bir de dışarda geçirirsem kendimi daha kötü hissederim diyerek son hafta herkesten af diledim. Zamanı yönetemiyorum zaten yönetmek mümkün de değil ki,geçiyor tutamıyorsun geliyor zaman..

Gökhan çok suskunlaştı,ben de öyle,neler oluyor ya? Bir araya geldiğimizde sessiz sessiz oturuyoruz. Özleyeceğimizi biliyoruz ve bir şey diyemiyoruz birbirimize. Yasaklı cümleleri kurmamaya çalışıyoruz. Biliyorduk bu zamanın geleceğini,sadece bekliyoruz öyle suskunca..

Karın ağrılarım sıklaşıyor, uykusuzluğum da cabası,rüyalarımda sürekli uçaktayım.Benim gibi uçak korkusu olan birine atlantik uçuşu yaptırmaları ne kadar sağlıklı ki acaba:)?Hatta pasifik kıyısına da uçacağımı düşünürsek bayağı bir uçacağım. Jetlag desen allahini anasini babasini yaşayacağım sanırım. Saat farkı 10.

Leyla ilaç veriyor bana habire,görüyor beni..


Son 2 gün;


Artık annem bana sevdiğim yemekleri yapmaya başladı. Çok güzel yemek kokuları yükseliyor evde. Çok üzülüyor annem belli. Bana nedense pek güveniyor. Sanki sürekli bütün çocukları içerisinde en ok bana güvendiğini ima edercesine laflar söylemeye çalışıyor. Biliyor çok çok uzağa gideceğimi...
Kaldırmam gerektiğini,istediğimde atlayıp gelemeyeceğimi..
Gökhan desen hep bir yanımda etrafımda olmaya çalışıyor,sevdiğimiz şeyleri yapmaya çalışıyor hep. Bazen de usulca susuyor yanımda. Çok şey söylüyor bana susarak..

Karın ağrım yüzünden annemin yemeklerini yiyemiyorum. Bazen oturamıyorum ağrımdan. Müsaade isteyip odama gidip uzanıyorum 15 dk lığına da olsa. Duramıyorum çünkü. Gökhan içerde,annem sevdiklerim içeride ama ben duramıyorum yanlarında. Hiç böyle olacağını hissetmemiştim bu işe girişirken. Neden ki? Ben bu kadar zayıf olduğumu falan da düşünmüyordum. Neden süreç böyle sonlanıyor? Neden ben bu kadar etkileniyorum bu gidişten böyle? Sanırım bunun nedenini LA'e vardığımda yazarsam daha verimli olacak..
Şimdilik sadece gidiş hikayem olsun bu.

İnsanlar bana mail atıyor mesaj yazıyor arıyor hiçbirine dönemiyorum da bu stresten.


Havaalanında;

O gece hiç uyumadım. Uçağım 6da sabah.
Ank-Ist-Londra-LA. TSİ saat gece 1 de oradayım.

Havaalanında gariptir rahatlamıştım artık. Evden çıkmak çok zor oldu ama havaalanı kısmı düşündüğüm kadar sıkıntılı geçmiyor. Ne zaman ki artık ayrılık vakti geldi işte o zaman bizim suskun kediler başladılar konuşmaya gözleriyle,Bana söyleyemediklerini artık ağlayarak söylemeye başladılar. Çok üzüldüm çok...


Yolculuk;


Tüm yolculuk boyunca rahattım. Ama sanki aklım alınmış gibiydim. Tek isteğim bir an önce varmak ve onları rahatlatmaktı. Kulağımda müzik vardı hep. Dostların bana yolladıkları müzikler...
Dinledim dinledikçe ağladım,sonra uyuyakaldım müziklerle uyandım müziklerle devam ettim,ara ara konuştum bizmkilerle geçişlerde. Sanırım uçak korkum da yalanmış. Ona da alışıyormus insan!
Kumru gibi uçtum. Kürtlerin kumru hikayeleri çoktur. Kumru keklik,kürtlerin sevdikleri kuşlardır...

Yolculukların kuşlarıdır,gurbetin..

Vardım ben LA deyim artık. Kokusu değişti hem havanın hem şehrin. Geldim artık. Daha da uzağa gidemezdim herhalde...

Kumrucuk "Qumrike"

Friday, 10 June 2011

Büyük Anadolu Yürüyüşü ve Sudaki Suretler


5 Haziran 2011, Gölbaşı (Fotoğraf: Cemal Mutlu)

Geçen haftasonu Gölbaşı'nda bir avuçtuk. İlk geldiklerinde yürüyüşçüleri ordan oraya güderken polis çok kalabakmış. Haftasonu onlar da çok azdı. Polis bile umursamadı yani, ne geleni ne gideni. Artık durumu siz düşünün. Sabahtan gelmişlerin sayısı belliydi ya, bir umut işte. Öğlen için iki dev kazanda nohutlu bulgur pişirmişlerdi. "Biz" geleceğiz diye. Bir tencerenin çeyreğini bile yiyecek adam yoktu ortada. Ziyan oldu.

İlkin "Kervan" adıyla kimisi bir kişi kimisi üç beş kişi 40 gün boyunca Ankara'ya yürüyen o insanlar anlattılar. İşin garip tarafı her sözü alan öncelikle ve öncelikle hepimize çok dargın olduğunu söyledi. Toroslardan, Rize'den, Kastamonu'dan, Foça'dan, İzmir'den gelen ve tek tek konuşan herkes... Onları ne kadar desteksiz ve bir başına bıraktıklarımızı söyledi. Pervin Ana, o gün Açık Radyo'ya "Gelenler de kendilerini mutlu etmek için geldiler. Destek verecekler olsalardı başından beri bizim yanımızda yürürlerdi" dedi. Yürüyüşçülerin hepsi gelen bir avuç destekçiye yine de teşekkür etti de biri "Teşekkür etmek isterdim size burada ama..." dedi ve yere baktı, daha da konuşamadı.

"İnsanlar suya sabuna dokunmadan doğa korunsun istiyor. Böyle korunmaz doğa."
"Ben hazır tüketime alışık değilim. O paketli gıdalar, hazır ekmekler beni çok bunalttı. Ruhumu sıktı."
"Ateşi yakıp başında düşünmek lazım. O alev alev yanan çıngıların sesini dinlemek duymak lazım. O nerden geldiği belli olmayan o gazın başına oturup da içilen çayı bile tadı yok."


Yürüyüşçülerin üzüntüsünü ve kırgınlıklarını oraya gelenlerin azlığına vurup anladığımı sanıyordum, ama bana garip gelen kendi vadilerinde ve dağlarında verdikleri mücadeleyi anlatmadan, bize sadece ve sadece sitemlerini iletmeleriydi. Açıkcası, onların dedikleri ve demediklerine dair jeton bende dün "Sudaki Suretler" belgesel filmini izledikten sonra düştü.


"Şantiye kurduk. Onlardan evvel buraya yerleştik... Burası direniş yeri. Nöbet tutuluyor. Herkes sevdiği saydığı arkadaşlarıyla beraber. İyaşe kaynıyor. Sabah çayımızı, kahvaltımızı ederiz. Burada öyle bir tatlı sohbet oldu ki. İnsanlar birbirleriyle kaynaştı. Bunun nöbet şeyinin amacı aşağıya bildirmek. Aşağıda da işaret olarak davul çaldığı zaman herkes arabasına biner buraya toplanır. Bir gecede 2 bin kişi 3 bin kişi olduğu çok oldu."

Büyük Anadolu Yürüyüşü'nün haftasonu Gölbaşı toplanması tam bir moral bozukluğu ve yitip giden, böyle devam ederse de toptan gitmesi garanti, doğa ve derelere üzülmekle geçti. Belgesel film ise o gün gölbaşında gördüğümüz insanların (evet, filmdekilerden bir kaçı aynı zamanda Gölbaşı'na bizim de desteğimizi almak için yürümüş gelmiş yürüyüşçülerdi) kendi bölgelerinde nasıl bir "Kurtuluş Savaşı" verdiklerinin, kesinlikle abartmıyorum destansı bir anlatımıydı. Gece ve gündüz vardiyalarla ormanlarında, derelerinde ve vadilerinde devlet ve şirket "eşkıya"sına karşı nöbet tutan köylüler vardı. Onlar ki mahkeme kararlarına rağmen laf dinlemeyen müteahhitilere ve mühendislere en münasip dille karşılık verdiler. İşte o zaman bize o gün orada tam anlatamadıklarını (veya bizim kavrayamadığımızı) hem kendi dillerinden, yüreklerinden dinlemiş olduk; hem de taşlarla sopalarla direnişlerine kayıtlardan birebir şahit olduk.


"Çalışma yok bizde. Doğamız olduğu gibi duruyor. Bölgemiz olduğu gibi kaldı. Sahip çıktık, evimize suyumuza... 600 haneli 2 bin nüfuslu Sülekler köyü (Korkuteli-Antalya) tek yumruk oldu. 'Canımızı veririz, suyumuzu vermeyiz', dediler. Birliktelikle bu işi buraya getirdik..."

"Mutahit sanki burasıni bi harptan almış gibi, o gözle gördu. Yoldan geçerken selam bile vermedi. Çayumuzi eşti, kireç dökmüştü. Devamlı mahkemeyle, jandarmayla uğraştık... Zopa kullandık yani anlayacağan. Türkçesi..."

Hukukî açıdan anladık ki değiştirilen kanunlar, inşaaya zaman kazandırmak için binası ordan oraya taşınan adli birimler, her şey ama her şey daha büyük bir kıyımın ve doğa katlinin habercisi olacak. Bugün adına "hukuk" dediğimiz şey evrensel ve bir arada insani bir şekilde yaşamamız için konulmuş genel-geçer kurallar değil. Tamamen hükümetin mevcut konjonktürüne ve kendisine yakın-uzak şirketlerin işlerine devam etmesi için yazılıp bozulan bir yamalı bohça. Hukukun yakın vakitteki haliyle, gönüllü avukatların günde 4 saat uyuyarak "uygulanmayan" durdurma kararları aldırmışlardı. İşlerin hukuki süreci için zamanını veren 18 avukattan bir tanesi artık önümüzdeki bir sene içerisinde böyle kararların alınmasının bile mümkün olamayacağını ayan beyan anlattı. Bütün detaylarıyla, tam bir saat boyunca.

"Şirket sahibi açıklama yapmak istedi ama, 'Ben cebimi düşünürüm. Menfaatimi düşünürüm. Kimseyi düşünmem. Sizin suyunuz bitiyomuş mitiyomuş beni ırgalamaz. Ben cebimi düşünürüm.' dedi. Elini böyle cebine vura vura anlattı meydanda. Halk da dert etti. Kesinlikle olmaz dediler. Hatta dövceklerdi, ellerinden zor aldık. Gönderdik."

Bunun yanında,
1. Enerji konusunda donanımlı bir insan, köşeyazarı, araştırmacı Özgür Gürbüz

  • Avrupa'nın nasıl nükleer işinden adım adım çekilmeye başladığını;
  • Güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklar açısından Avrupa ülkelerinden kat-be-kat zengin olan Türkiye'nin, hükümetin yerli ve yabancı işletmecilere HES'ler, nükleer ve termik santral işletme/ kurma sözü ve teminatları yüzünden bunlara asla yanaşmadığını;
  • Söylemde bile güneş, rüzgar ve jeotermali dilimize "alternatif" olarak sokup nükleere alternatif demeyenlere, "Sensin Alternatif!" dediğini anlattı.
Özetle oradaki herkese bunu çok iyi aktarabildi. Kendisinin medyada yayımlattığı o güzel ve bilgilendirici yazılarını topluca incelemek için: http://ozgurgurbuz.blogspot.com/

"Aha yirmi tene, otuz tene böyle sopa yonttik. Sakliyruk. Hepisine... Gelene bi sopa. Bu suyi, hangi anasini avraduni satturmayun bana... Kimseye vermeyiz! Suyumuz na burdan akacak ha boyle. Anladunuz mi?!"

2. Eski Ziraat Mühendisleri Odası başkanı ve CHP Ankara Milletvekili adayı Gökhan Günaydın tarım ve hayvancılığın geldiği, etrafmızdaki gıdanın pahalılığı ve lezzetsizliğinden anlayabileceğimiz, inanılmaz noktayı rakamlarla ve örneklerle anlattı. Gölbaşı'ndan değil ama ertesi gün bir kanalda anlattığı Kalecikli ve Karacabeyli iki köylüyle yaşadığı hadiseleri detaylarını hatırayabildiğim kadarıyla aktarayım:
  • Kalecik'e bağlı bir köye gitmiş. Köy kahvesinde muhabbet edilirken kahvedekilerden biri mağrur bir şekilde, "Beyim bunların hepsi bu sene tarlalarını tapanlarını satmak zorunda kaldı. Ben ise hiç bir şeyimi kaybetmedim", demiş. O niye, diye sormuş bizimki cevabını da almış: "Tüm köyde bu sene tarlasına hiç bir şey ekmeyen bir ben varım. Boş bıraktım. Benim haricimde sulama, mazot, tohum masrafından ve verilen düşük fiyattan dolayı herkes zarar etti. Sonra hpsi kendi tarlalarını satmak zorunda kaldı."
  • Karacabey'e bağlı bir köye gitmiş. Hayvancılık yapan bir köylü, "Ne zaman ahıra girsem hayvan bana ben hayvana, hasımmışız gibi ters ters bakışıyoruz. Düşük süt fiyatlarından maliyeti azaltmak için yemi ya çok az ya da en kötü olanından verebiliyorum. Bir mezbahaya götürüp versem ben ortada kalacağım için gönderemiyorum da. Birbirimizden nefret ederek yaşamak zorunda kalıyoruz."

"O nası geçer burdan. Geçemez asla. Valla da billahi de yakarım arabalarını!"

3. Bartın Platformu'nun eşbaşkanı destek ve motivasyon adına Bartın'da kurulmaya çalışılan Termik Santrala yıllardır nasıl direndiklerini anlattı. Bunları anlatırken, memleketinin güzelliğini savunabilmiş ve onu üç-beş rantçıya kurban vermemiş bir adamın huzuru ve mutluluğu vardı yüzünde.

"Biz derelerumuzi verduk mi, burda daha hiç bi yeşulluk görmezuk. Bi ihtiyacumuzi göremezuk. Biz bu dereden geçiniyik. Odunumuzi, hayvanumuzi... Çayumuz var. Onunlan geçiniyik. Derede baluk tutayiriz, onu yiyeyiriz. Ne belieyim, okkadar bize lazum bir deremuz var ki... Belki de bombarduman ederdum onlar gelseler bi şeyler kursalar."

Günün sonunda, ülkenin kırsalında ve doğasında yaşanan katliamı anlamak için "şehirli" olmanın yettiğini anladım. Şehirlinin ne kadar bîhaberse köylü de o kadar bîçare aklıyor, bunu da anladım. Gölbaşında bize olan dargınlıklarına hak veriyorduk ama neden bu kadar üzgün ve umutsuz olduklarını tam kavrayamamıştım.

"Tek yolu var buranın. Girişi var çıkışı yok. Hem gatmayız, hem girdi mi çıkarmayız. Kadın olarak, köylü olarak. Hepimiz. Hücum."

Herkese dargınlar. En başta yürümeyenlere, aynı davada olup da onları hükümetin bir aracı gibi gösterenlere, Pervin Ana'nın deyişiyle mürekkep yalamışlara, okumuşlara. Ben de o insanlardan biriyim. Ama bundan sonra, elimden gelenden daha fazlasını yapmaya da kararlıyım.

Wednesday, 25 May 2011

Saturday, 21 May 2011

İzmir günleri


Çağrı, güzel sesle yapılırsa şayet gidip varmamak ayıp olmaz mı?
Hatice ile Çarşamba akşamı yemek yerken Hacı Cevat Başcı Camii'nden bir hicaz ezan dinledik. Müezzinin entonasyonunu, sesindeki tınıyı ve improvizasyonlarını pek beğendim. Son tekbirden önce hüseyni bemol arıza beni benden aldı, yeminlen. Hemi de huzurlandım, zira bir yandan da gün batıyordu. Biten gün gibi, sonlanan hayatın hüznünü hissediyorum hep akşamları. Belki de çalışmak veya bir şeyler yapmak isteğinin akşamları bastırması bundan bende. Bu amca ilk gün de "Sabâ"nın seherinde uyandırdı. O da bağırtısıyla değil, icrasıyla beni uykudan uyandıracak kadar etkileyiciydi. Eyvallah müezzin dayı, işini güzel yapan adamlardanmışsın v'esselam.

Ege Üniversitesi Botanik Bahçesive Herbaryum Uygulama ve Araştırma Merkezi
Allah Allah! Açılın, güççük dağları yaratan araştırma merkezi geliyor. Bu uzun isme aldanmamak lazım, işlevine bakalım: İstanbul dışında tek olan nu botanik parkımız aynı zamanda üniversiteye bağlı bir araşırma merkeziymiş. Özetle, İzmir'e dair diğer tecrübelerimdeki gibi tam bir fiyaskoydu.

Öncesinde bir söyleşi ve bir tanıtım yazısı okudum. Söyleşide merkezin yöneticisi prof, buranın İzmir'de mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri olduğunu söylüyordu. Lakin bırakın, turisti veya İzmirliyi, kampüste sora sora ilerlerken bir allahın kulu (öğrenci ve personel), botaniğin nerede olduğunu bilmiyordu. Kaldı ki, ziyaret saatlerini ve 19 Mayıs günü açık saatlerini öğrenmek için aradığımızda buranın sadece ve sadece mesai saatlerinde açık olduğunu öğrendik. Yani, sayın porofisör burayı herkes görmeli diyor ama haftasonları ve milli/dini bayramlarda tek, çift veya ailecek gelip gezemiyorsunuz. Başta epey sinirlenmiştim, ama sonra hak verdim. Bence mümkün olduğunca az insan zahmet edip bu hayal kırıklığına gark olmalı.

Tanıtımda sanki cennet bahçesinden bahsediliyor: seralar, açık alanlar, havuzlar, mikroiklimsel alanlar, iki katlı bir koleksiyon merkezi olan herbaryum binası, vs. Gidince gördük ki yabani otlarını bile yolmadıkları bakımsız bir bahçe burası.

"Sözde" botanik bahçesinden bir fotoğraf. Tanıtım fotoğraflarından epey farklı. Otların arasından türleri seçebilene benden çikolatlan püskevit.

Herbaryum binasına girmek istediğimizde dışarıda sigara eşliğinde laklak ederek görevlerini layıkıyla yerine getiren memurlar bize içeride bir şey olmadığını söylediler. Peki dedik, üstelemedik.

Günahını almayalım, merkezin en büyük işlevi fidancılık. Fesleğen, kadife çiçeği, aslanağzı, sardunya, meyve fidanları falan yapmışlar satıyorlar. Ya da, üniversitenin memurlarına dağıtıyorlardır herhalde. Keşke bu kadar kallavi bi isim koymasalarmış, EÜ fidancılık dairesi deselermiş, biz de ona göre gelirdik ya da gelmezdik.

Zorla Şizofreniye itilen bir kedi: Mario, yok yok Erik, Ceviz miydi lan yoksa?
Hatice sokaktan bir sevimli kedi aparmış. Henüz iki aylık. Salak bişey, boş boş bakıyor yüzümüze. Uyumadığı zamanlar cırmıklıyor, ısırıyor ve bulabildiği en yüksek yere çıkıp kafamızın üstüne atlıyor. Ben gelemem öyle şeylere. Kızdım, dövdüm, sövdüm, hırlayarak korkuttum (böyle yapınca çok pis götü atıyor, kaçacak delik arıyor), odaya kapadım. Bana mısın demiyor, hiç bir sefer "yaw ben bu adamı bildim, bir daha yaparsam götüme tekmeyi yerim" demiyor. Aksiyona giriyor, akabinde yine göte tekmeyi yiyor. Çok pis ısırıyor. Fakat tüm hiperaktivitesine rağmen, Neşet Ertaş dinleyince bi efendi oluyor, bi ağırbaşlık geliyor. "Anam ağlar baş ucumda oturur" dinledik demin. Bi sakinleşti bu. Hüzünlendi, eski çöplüklere bi gitti geldi sanırım.

Kediyi de anlamak lazım sanırım. Zira, Hatice her gün kediye başka bir isim veriyor: sırasıyla şıllık (vetirenere götürene kadar kediyi dişi sanırken), mario, erik, ceviz, pislik, ısırgan falan dedi. Fakat ona göre seslenecen, gidecek gelecek sonuçta hayvan. Kendi gibi bi sahibi var, Allah birbirlerine sabırlar versin :)

İzmir'in kitap ve kitapçıyla imtihanı
Napoleon, Londra'ya gittiğinde izlenimlerini sormuşlar, "L'Angleterre est une nation de boutiquiers (English is a nation of shopkeepers)" demiş. Rahmetli aşağılamış tabi bir milleti, ülkeyi ve şehri. Benim de, bundan mülhem, haklı bir şekilde İzmir için şunu diyesim geliyor nicedir: "İzmir is a city of shops and shopkeepers". Bu şehrin mimarisinde ve yapısında estetiğe dair çok az şey var. Peki aslında ne var? Sahilden başlayarak yokuş ve düz dinlemeden dikilmiş beton apartmanlar var. İlginçtir, en uzun apartmanlar denize en yakın yerde dikili. Tabi ki bu apartmanların altları da sıra sıra dükkanlardan oluşuyor: Dönerciler, büfeciler, mağazalar, kebapçılar, bakkallar, pideciler, manavlar ve türevleri.

Benim gözlemim şu ki bu şehir ve ve halkı, Türk halkının tipik dünya bakış açısıyla, emaneten yaşıyor. Güzel, estetik, iç açıcı bir şehirde yaşamak; bunu çocuklarına ve yeni jenerasyonlara hediye etmek insanları ilgilendirmiyor. 9 Eylül 1922'de Kahpe Yunanlıları denize döktükten ve dört gün sonra çıkan büyük İzmir yangınından beri bir savaş koşulları ortamı yaşamamasına rağmen, şehrin merkezi sanırsınız savaştan yeni çıkmış. Yıkık ve metruk yalılar, kiliseler, taş ve ahşap eski binalar ile beton apartmanlar ve dükkanlar yanyana ve dip dibe.

Bu saydığım dükkanlar içinde kitapçı bulmak merkez dışında kesinlikle mümkün değil. Googlemaps'ten bulduğum kitabevlerinin de yerinde yeller esiyor. Hatice'ye Ece Temelkuran'ın İkinci Yarısı adındaki son kitabını almak için ve kendime İzmir'de sadece bir kitabevinde bulunabilen Sinek Sekiz yayınevinin kitaplarını almak için dışarı çıktım. Meğersem adeta su bulmak için kendimi çöle atmışım. Meğer modernliği, okumuşluğu, yüzünü batıya dönmüşlüğüyle övünen İzmir, doğuştan aydınlanmış bir kent olmalı. Zira etrafta çok seyrek olarak kitapçı, kütüphane falan bulunabiliyor, onlar da sadece merkezde. Son yıllarda zincirleşmiş D&R gibi yerler dışında yılların kitabevi görünümündeki kitapçılara da rastlamadım.


Bir yer buldum, onda benim kitaptan kalmadığını öğrendim. Sonra güç bela bir NT olduğunu duydum. Oraya yürüdüm, çölde vahayı aramaya koyuldum. Kitapçının yerini bile etraftaki pideciye göre tarif ettiler bana, gene bir sinir oldum. Yürürken kitapçıyı soruyorum, erotikşop soruyomuşum gibi yüzüme şaşkınlıkla bakanlara filanca pideci nerede diye sorunca, "ha şurdan devam et" komutu geliveriyor. NT'yi buldum sonunda, bulmaz olaydım. Ece'nin kitabını sormadan evvel kendim dolanayım dedim, girişte dükkanın çalışan bıyığındaki bâdemité oranı enteresandı ve NT gibi zincir bir kırtasiye-kitap mağazınsa ilk defa bu kadar zengin bir sekşınlandırmaya şahit oldum. Kuran, Said-i Nursi, Fethullah Gülen hoca, Efendimiz (S.A.V.), tarih ve siyaset bölümlerinden müteşekkil bir kitaplığı vardı. Son ikisi de tahmin edileceği gibi diğer üçü ışığında hazırlanmış tarih ve siyaset kitapları, yani bir farkı yok tabi aslında. Fakat, bilhassa Efendimiz isimlendirmeli sekşını enteresan geldi.

O kadar yol yürümenin verdiği bıkkınlıkla, yine de pes etmiyim yiğitliğe krem sürdürmeyeyim istedim ve "Ece Temelkuran'ın son kitabı bulunur mu?" diye sordum. Daha evvel başka yerlere "İkinci Yarısı" diye sormuştum ve kim? nesi? gibi tepkiler almıştım. Düz sorayım dedim. Görevli bana Kur'an (hamzalı telaffuzuyla) ve alakalı diğer kitapların bölümünü gösterdi. Eyvallah, dedim çıktım. Asıl çıkışta pes ettim, korum kitabın da yayınevinin de götüne diyerek, yollarda dolaylı adres sorma maksatlı da olsa ismini sayıklayıp durduğum pidecide gittim bir kıymalı-ayran götürdüm, kendime geldim.

Tuesday, 17 May 2011

Ortaya karışık bir gün

Meğersem, Uçan Süpürge Kadın Film Festçiler ilk defa üniversitelerde de söyleşiler ve film gösterimleri yapıyormuş bu sene. Ben de bir arkadaşın tavsiyesi üzerine Die Freseuse filmine gittim ve beğendim.


Film Berlin'de geçiyor ama turistik mekanlarda değil. Göçmenlerin ve devletten yardım alan işsizlerin ve fakirlerin yaşadığı şehrin dışındaki dev apartmanlarda. Özetle, 150 kiloluk kuaför bir teyze Avrupaî sıkıcılığındaki bireysel ve "yalnız" yaşamını, küçük hedefler koyarak aşmaya çalışıyor. Bu arayışlar sırasında bir takım tesadüfler sonucu hayatı dibe batıyor. Ama eşinden boşanmış, sabahları yataktan kendi başına kalkamayacak kadar obeziteden muzdarip, kızıyla ilişkileri sorunlu, işsiz bu tatlı kadın Alman toplumunda tatmadığı sıcaklığı tesadüfen ve mecburen tanıştığı Vietnamlı göçmenlerde, ve kendini ayakta tutmak için giriştiği kuaför açma işinde buluyor. Umutlu bir film, tavsiye ederim.




ODTÜ gerçekten çok güzel bir halde şu sıralar. Çok da sakindi, güneş batıyordu filmden çıktığımda. Ağaçlar en tatlı halinde şimdi. Yol kenarlarındaki kestanelerin yaprakları tam boy, tepelerinden beyaz ibikleri yükseliyor. Tepeden bakıldığında birer biblo gibiler, sanırsınız güzün kafamıza at kestanesi yağdıran bunlar değildi. Çamlar bildiğimiz gibi, Kemal Kurdaş'ı bile gömdüler hala bi türlü büyümüyorlar.

Betonarme Ankara'nın içinde bir vaha. Tek sorun var, çiçekli ağaç çok az kampüste hala. Komplo teorisi geliştiresi geliyor insanın. Acaba öğrenciler bahara kendini kaptırıp mavinin, sarının, morun her tonunun içinde gele gide divane olmasınlar diye mi yok okulda morlu-beyazlı fundalar, pembe çiçekli vişneler, mor salkımlar?

Fizik'in önünden yürüdüm bölüme gittim. Çatı kantininden kötü kalite yemek kokusu geliyordu gene. Oldum olası sevmedim o mekanı zaten. Orayı hızlı geçtim. Bölümün akşamki izbeliği, karanlıkta içeriden hissettirdiği metruk fabrika ürküntüsü aynı. Ama ÇSden ve çatıdan gözüken manzarası hala nefes kesici. Bölümün sakinliğine bayıldım.

Tuesday, 26 April 2011

Bir Kardeş Türküler konserinin daha ardından

Gitmekten sıkılmaya başladığımız klasik konserlerimiz var, ve bunlar gayet kaliteliler. Tek problemleri bol tekrarlı olmaları. Erkan-İsmail konserleri, Kardeş Türküler, Ankara'dakiler için Bengi konserleri en bilindiklerden. İlki hariç diğerleri zaman zaman işin içine temalar da katıyor.

Bu seferki de temalı sayılabilecek bir KT albüm tanıtım konseriydi. Bir halkevleri organizasyonu klasiği olarak 45 dakika geç başladı. En ders alınması gereken şey ise 5,000 (yazıyla beş bin) kişilik bilet bastıkları konserde koltuk numarası "zahmet"ine girilmemesiydi. Geç başlayan konserin üstüne bir de koltuk kapma izdihamında umarm canı yanan, yaralanan olmamıştır zira bi ara kapıdaki darboğazdan çığlıklar geliyordu. İlk bölüm 1.5 kadar saat sürüp yeni albümdeki parçalardan ibaretti, ikinci bölüm ise eski parçaların bir karmasından oluşuyordu. Klasik KT konserlerinden öte diyebilirim ki: İyi ki varsın Arto.


KT'nin tarzının fazlasıyla oturmuş olmasından muzdarip aranjmansal olarak bir değişim hedeflendiğini etrafta bir takım röportajlarında belirtmişlerdi. Arto da KT'nin dünya pazarına açılması için bunun iyi bi başlangıç olması yönünde çalıştığını ve dilediğini söylemişti.

Aşağıda, Açık Radyo Şenliğinde Fehmiye ve Feryal'in sunduğu 40 dakikalık bir program var. Bir ay önce yayınlanmış olmasına rağmen tamamen yeni çıkan albüme ayrılmış bir söyleşi. Albümü dinlemekten daha öte bir etki yaratıyor. Konserin tamamlayıcısı gibi olmuş, tavsiye ederim. Açıklamalar, parçalar hakkında yorumlar, albümün çıkış sürecine dair konuşmalar çok güzel. Fehmiye'nin geçen sene Gayda adında programı varmış Açık Radyo'da, Feryal'in de bi süre kendi programı vardı. Çok profesyonel bir program sunmuşlar, dinlemesi keyifli.


Konsere ait, ama söyleşide bulunamayacak şeylerden bahsedeyim.
  • Roman bir kız çocuğunun ninesiyle Sulukule'de hayata tutunmasını anlatan Nazar parçasının girişindeki "Nane Şeker" gazeli sırasında elinde sepetlerle Fehmiye, Vedat ve Feryal seyircilerin üzerine şeker serptiler. Çok 'şeker' de bir andı. Yanımızdaki bir çocuk "keşke bi daha dağıtsalar" dedi annesine, parça bitmek üzereyken.
  • BGST dansçıları, daha ziyade genç kadro ile, oradalardı ve çok başarılıydılar. Gene klasik 9/8 roman dansları, semah-zikir ve halayların yanında yeni YoYo parçasının dansını beğendim. Filistinli çocukları anlatan parçada babasının getirdiği gece parlayan YoYo ile oynayan çocukların dansı vardı başta, sonrasında o YoYolar zulme ve işgale karşı atılan taşlara dönüştü.
  • Arto alttaki şişe şovuna başladıktan sonra sahnenin merdivenine sotelenmiş iki tatlı kızı gördü. Onlara yaklaşırken bunlar farketti, tavşan yavruları gibi kaçışıverdiler. Arto da takibe başladı, sonra fareli köyün kavalcısı gibi şişeyi çalarak yürümeye başladı ve tüm çocuklar arkasına takıldı. Hepsini usul usul sahneye çıkardı böyle peşinde yürüterek. Çocuklar hepimize el sallayıp sahneden indiler. Sevimli ve spontan bir sahneydi.
  • Son olarak Arto'nun sade ve çocuksu konuşmalarındaki gibi bu sefer "insanı sev, doğayı koru, kuzuyu öp" tadında doğaçlaması vardı ki bence çok orijinal ve kendini dinleten bir tarzdı.
İşte böyle, güzel bir konserdi özetle. Özlemişim.

Sunday, 24 April 2011

Adıyaman, hâli yaman

Adıyaman'la ilgili bildiklerimizi, anılarımızı tazelemenin daim bir fırsatı oluyor. Hiç bir şey değil, sadece yeniden gitme hissi uyandırıyor...

Kommagene Uygarlığı yeniden canlanır mı?

JALE ÖZGENTÜRK

24/04/2011

40 bin yıllık tarihe sahip Adıyaman, turizm hamlesi başlatıyor. Hedef, 40 bine kadar düşen turist sayısını 1.5 milyona çıkarmak.


40 bin yıllık bir tarihin üzerine kurulmuş. Envanteri çıkarılmış 80 arkeolojik esere, 15 doğal sit alanına, Perre Antik Kenti, Nemrut gibi büyük değerlere sahip. Türkiye’de çıkarılan petrolün yüzde 60’ına tekabül eden 11 milyon varil petrol buradan geliyor. Ancak gelişmişlik endeksine göre Türkiye’nin 81 ili içinde ancak 78’inci sırada yer alıyor. İşsizlik oranı da yüzde 12.8 ile ortalamanın üzerinde... İş yok, yatırım yok, sanayi yok. Memurlar kentin en zenginleri sayılıyor. 225 metrekare evin kirası ise 450TL.
Kommagene Krallığı toprakları üzerinde yoksulluğu bu kadar derin yaşayan kent; Adıyaman. Komşuları Diyarbakır, Gaziantep, Şanlıurfa, Malatya ile karşılaştırılamayacak kadar geri kalmış.
Tek şansı olan turizmde ise hem bölgenin güvenlik sorunları hem de yatırımsızlık yüzünden başarılı olamamış. Bölgeye 1990’lı yıllarda 300 bin turist gelirken, bu sayı bugün 40 bini zor buluyor.
200 bin nüfuslu Adıyaman’da ekonomik kriz esnafı teğet geçmemiş, esnaf dükkân kirasını dahi ödeyemez hale gelmiş. Bu kısır- döngüden kurtulmak isteyen Adıyaman’da Belediye Başkanı Necip Büyükaslan, ‘ciddi bir turizm hamlesi’ başlatmak üzere hafta sonu turizm sektörünün temsilcilerini ve gazetecileri Adıyaman’a davet etti.

‘18 bin destinasyon var, fark önemli’
Başkan’ın 2020 yılı için Adıyaman’a çekmeyi hedeflediği turist sayısı 1.5 milyon. Ancak henüz bu hedeflere ulaşmanın yol haritası yok. Yıllardır Malatya ile Nemrut kavgası yapılan kentte bir turizm ruhu yok. Panellerde nasıl bir yol izlenmesi tartışıldı. Dünyanın en önemli seyahat zincirleri Thomas Cook ve TUI’nin temsilcileri önerilerini sıraladı. TUI temsilcisi Hüseyin Baraner’in “Dünyada 18 bin destinasyon turiste ‘Ben farklıyım bana gel’ diyor. Adıyaman’ın farklılığı ne olacak? Çok ciddi bir stratejik plan lazım” sözleri, bu konuda adım atmak isteyen tüm kentler için önemli.
Baraner, turistin artık yatak değil otantik yaşamlar peşinde olduğunu söylüyor ve “İhtiyaçlar iyi tespit edilmeli. Artık beş yıldızlı değil butik oteller önemli. 15 euro yerine Kapadokya modeliyle 300 dolarlık oda satmak mümkün” diyor. Baraner’in örnek verdiği Nemrut Dağı’nın altındaki Euphfırat Oteli ise bunun canlı kanıtı. Nemrut’un eteğindeki bu tek otel yenileniyor. 52 odalı otelde oda fiyatları bugün 52 euro iken, yenilenen odalar 100 euro olacak.
Adıyaman’da iki günde Nemrut’tan Cendere Köprüsü’ne, Arsemia’dan Karakuş Tümülüsü’ne kadar mutheşem bir tarih ve doğaya tanık olduk. Bu büyük potansiyelin kullanılamamasına hayıflandık, üzüldük.
Yoksulluk ve işsizlikle boğuşan bölge, bir elmasın üzerinde oturuyor ama hiçbir adım atılmıyor. Tek çözüm var bölgede kalıcı bir barış...


Anemon otel yapacak
Ege Bölgesi’nden doğan otel zincirlerinden Anemon Otel’in temsilcisi Eşref Dinçer de panel için Adıyaman’daydı. 15 otele sahip zincirin Anadolu’da yatırımlara başladığını anlattı. 2023’te 50 otele ulaşma hedefinde olan Anemon, Nemrut turizmi için 60 odalı bir otel yatırımına karar vermiş. Ancak Adıyamanlılara kötü bir haber var:Yatırım Malatya tarafına yapılacak.

Otobüs fiyatı uçağı geçti
Seyahat acentesi sahipleri doğu turlarının son yıllardaki en büyük engelini artan mazot fiyatları olarak belirtiyor. Bölgede otobüs ücretlerinin uçak fiyatlarını geçtiğini söyleyen turizmciler, “Ulaşım maliyetlerini izah edemiyoruz. Turizme destek verilecekse bu konuda verilmeli. Gemilere mazot desteği veriliyor” diyor.

Friday, 8 April 2011

Yaklaşım farkı


Dün Edinburgh Kalesinin kaya oturtulmuş eteğinin çevresinde dağcılar vardı. Ben tırmanış alıştırması sanmıştım. Meğersem en aşağıya dev plakalar sermişler, milletin başına taşlar yağmasın diye yerinden oynamaya meyilli kaya pinçiklerini döküyorlarmış.

Bugünse aşağıdaki video'ya denk geldim. Gözlüklü amcayı hatırladınız mı? Bize kahvaltı vermişti hani. Peynirleri güzeldi allah için. Fakat, "Kilise falan olsaydı çoktan yapmışlardı. Müslüman kalesi olduğu için yapmıyorlar." şeklinde gerizekalıca yorumlar yapıyor.

http://video.ntvmsnbc.com/tarihi-kale-yikiliyor.html

Thursday, 24 March 2011

Eyyvah Eyvah II


Geçenlerde bi arkadaşım Facebook'a bu fotoğrafı "naabıyın?" altyazısı ile koyunca Türkiye'de olamadığıma bir kere daha üzüldüm. Zira bu "Eyyvah Eyvah" filminin ilkini çok sevmiştim, ama bir arkadaşın tavsiyesiyle youtube'da izleyince öğrendim ki meğer fil vizyona gireli bir sene olmuş o zaman. Son trend, insanların internete düşer diye filme gitmeyip beklemesini engellemek için DVDsini en az bir sene sonra piyasaya çıkarmak. "Eyyvah Eyvah 2" de büyük ihtimalle bu akıbetle önce sinemaya sonra piyasaya sürülecek diye beklediğim için bunu da kaçırdığıma üzülmüştüm. Sonra baktım internette çok kaliteli bir kopyası mevcut. Nedenini, sözlüğü filme ilgili bir şeyler karıştırırken buldum: http://www.ntvmsnbc.com/id/25184193/

Meğersem sinemalarda vizyona girmeden denetim için bakanlığa gönderilen filmi bi çakal kopyalamış birilerine vermiş. O da exponansiyel olarak internette yayılmış. Fakat film çok tatlı bişey olduğu için sonuçta bir mali fiyasko bekelenebilecek yani daha başlamadan zarar edebilecekken, film ilk satışını katlamış ve 4 milyona yakın seyirciyle Türkiye'de tüm zamanların en çok izlenen 5. filmi olmuş. Tabi ki listenin tümüne bakıldığında bu bir ölçü değil çünkü Recep İvedik, Kurtlar Vadisi, Arog-Gora, Issız Adam falan dolu.

İlk filmin en güzel sahneleri Bozcaada'ya en yazkın Çanakkale beldesi Geyikli'de geçiyordu, geri kalan büyük bir kısmı da İstanbul'da. Bu sefer tüm film o güzelim yerde geçiyor. İnsanın içini açıyor.

Dün trenle Lancaster'dan Edinburgh'a dönerken izliyordum. Ara ara komik sahnelerin dışında ikinci filmin akışı ile aynı, klasik Holywood stili, tansiyonun yükseldiği bir kurtarma sahnesi ile bitecek diye bekliyordum. Lakin, zalım baba yüzünden sevenler ayrılacakken sürpriz bir kavuşma sahnesi oldu. Ben de afedersiniz hüngürü koyuvermişim o ara. Derken, şansımı sigiyim, bilet kontrolü başladı. Amcann yüzüne bakmadan fırk fırk ederekten biletlerimi göstermişim :) Güzel film özetle.


not: filmde en az 10 tane de çalmalı-söylemeli deniz kenarında rakı sofrası var. çok pis canım çekti.

Sunday, 20 March 2011

Rüya (2)

Ece rüyası çok tuttu, başka bi rüyadan bahsedecem şimdi.

Artık stresini yaşamaktan gına geldiği yıllardır gördüğüm bir rüya var: Ortaokulda bi senenin son tarih sınavını kaçırmışım, öncekilere de girmemişim. Geçmek için buna girmem şart, ama sınav da hemen yarınmış. Yüzlerce sayfa da ezberlenecek şey var. Gözünü yidiğimin tarih dersi anlaşımız malum. Her uyandığımda stresini geçirmek için mantığımı kullanıp, "olm sen doktora yapmıyon mu heaaa demek ki ortaokul çok geride kalmış" diye kendimi sankinleştirmeye çalışıyom.

Hayırlara vesile işşalla.


Saturday, 19 March 2011

Ruz-o-şeb beşmârem, tâ biyayed (Gece ve gündüz seni beklerim, sen dönene kadar)

Umduğumdan çok daha iyi ve eğlenceli bir Nevruz öncesi Nevruz kutlaması geçirdim. Facebook'ta bahsetmiştim, efsane Sarı Gelin parçasını bi topluluk önünde Farsça söylemek de nasib oldu. Ama ne topluluk!


İngilizlerin sürekli "Türkiye'ye gittim, çok misafirperver insanlar. Şöyle iyiler, böyle nazikler..." genellemelerine türlü sebepten oldum olası gıcık olurdum. Burada da duymaktan gına geldi artık. Fakat, ben de kendimi tutamayıp bunu İranlılar için kendi içimde tekrarlar oldum. Çok datlı insanlar ya! :) Sürekli bi muhabbet etme çabası, iltifatlar, getirdikleri yemeği sunmada ısrarlar...

Bahsettiğim topluluğun enteresan bi yaş dağılımı vardı. Yapım ve katılım aynı topluluktan oluştuğu için seyircilerimizin yarısı 10 yaş altı, diğer yarısı 40 yaş üstüydü. Katıldığım Farsça kursunda aslında Edinburgh'daki İranlı aileler ve çocukları da bir araya geliyorlar. Çocuklarına Farsça öğretiyorlar veya haftada bir beraber oynamalarını sağlıyorlar.

Tabi bugünü beraber düzenlediğimizden, diğer çocuklar da birbirinden tatlı şeyler hazırlamışlar. Şiir okuyanlar vardı, şarkı söyleyenler vardı, tiyatro oynamaya çalışanlar vardı. Bi yandan utanıyolar, bi yandan içinden mıy mıy söylüyorlar söyleyeceklerini; acayip tatlılardı. Yüzüm sürekli gülerek izledim.

Bizim kısım aslında üç parçadan menkuldu: Sarı Gelin, ufak bi diyalog ve son olarak atasözlerini okuduk. Parçayı da güzel bi şekilde söylemeyeydik katıldığıma pişman olurdum ha, resmen ilkokul piyesi gibiydi. Bunu yeni öğrendikleri bir dilde söylemeye çalışan eşşek kadar adamların kadınların yaptığını düşünün, rezalet! Hadi çocuklar tatlılıklarından yırtıyorlar, biz ne bok yemeye aynısını yapıyoz değil mi :)

Ama o kadar fena değildi. Şarkımızla insanları hüzünlendirdik, teatral sıçışımızı serglediğimiz diyalogla güldürdük, son atasözleri bahsiyle de bi bok hissettirmedik sanırım.

Bahar ve Rıfat'a demiştim inşallah kamera falan getiren olmaz diye. Benimki de laf mı şimdi yani, ortadoğulunun olduğu yerde... Bi tane kamerayla çekim yapmayanı görmedim, olmayan da telefonuyla kaydediyodu anasını satayim. Umarım anlattığım burdaki mutlu tabloyla kalır, videoları nete falan düşmez :)

Madem anlattık diyalogu da deyim bahsi kapatayım. Doktor ve hastanın diyalogu şöyle:

Hasta (bu ben oluyorum): Doktor Bey, karnım çok ağrıyor. Derdime bir çare.
Doktor: Söyle bakalım, bugün öğlen ne yedin?
Hasta: Bugün öğlen yemeğinde yanmış ekmek yedim...
Doktor: Yaklaş bakalım, gözlerini bir muayene edeyim.
Hasta: Doktor Bey, benim gözümde bir şey yok, midem ağrıyor diyorum.
Doktor: Doğrudur. Ama eğer gözün sağlam olsaydı, yediğinin yanmış ekmek olduğunu görürdün ve hala karnım ağrıyor demezdin. Gel bakalım, önce gözlerini muayene edeceğim.

Heh höh hoh hoh. Aceyip komik bişe...

Bi de şovumuz bitince diğer çocuklardan bizi ayırmadılar sağolsunlar. Bayramlık (عیدی - eidî) 5er pound aldık :)

Thursday, 3 March 2011

Alogum Bloguma Cloguma: Hepiniz O.Ç.sunuz

Elhamdülillah Blogspot da kapatıldı. Sözlükte rastladığım şu TC internet tarihçesinin hemen altındaki Şekil 1-a ile birbirine çok yakışacağını düşünüyorum:

4 mayıs 2007 – internet ortamında yapılan yayınların düzenlenmesi ve bu yayınlar yoluyla işlenen suçlarla mücadele edilmesi hakkında kanun TBMM'de kabul edildi.

18 ağustos 2007 – wordpress kapatıldı.

17 ocak 2008 – ankara 12. sulh ceza mahkemesinin kararı gereği youtube kapatıldı.

29 temmuz 2008 – dailymotion kapatıldı.

29 eylül 2008 – ekşi sözlük kapatıldı.

24 ekim 2008 – blogspot kapatıldı.

21 kasım 2008 – başbakan recep tayyip erdoğan “youtube’a ben giriyorum siz de girin” dedi.

25 eylül 2009 – türkiye’de erişime engelli site sayısının 6000’i geçtiği açıklandı.

30 haziran 2009 – googlesites kapatıldı.

24 ekim 2009 – fıratnews.com kapatıldı.

17 nisan 2010 – recep tayyip erdoğan “türkiye'de ifade özgürlüğü ne kadar daraltıldıysa, kronik meseleler o kadar ağırlaşmış, çözüm iradesi o kadar zayıflatılmıştır. düşünce ne kadar tehlikeli görüldüyse, düşünürler ne kadar baskı altına alındıysa, türkiye o kadar geri gitmiş, demokrasi ve milli egemenlik o kadar sıkıntı yaşamıştır” dedi.

11 mayıs 2010 – metacafe kapatıldı.

6 haziran 2010 – bakan binali yıldırım “google’ı arıyoruz, telefona bile çıkmıyorlar. siz google’dan zengin misiniz, o da vergi versin” diyerek yasağı savundu.

4 kasım 2010 – youtube kapatıldı.

4 kasım 2010 – BM tarafından hazırlanan insani gelişmişlik indeksinde türkiye 169 ülke arasından 83. sıraya yerleşti.

5 kasım 2010 – UNDP tarafından açıklanan gelir adaletsizliği indeksinde türkiye 139 ülke arasında 64. oldu.

26 kasım 2010 – başbakan recep tayyip erdoğan “twitter mwitter ile olmaz gidin tezek kokusunu duyun” dedi.

14 aralık 2010 – Economist dergisi tarafından yapılan demokrasi sıralamasında türkiye 167 ülke arasında 89. oldu.

29 aralık 2010 – fizy kapatıldı.

22 şubat 2011 – vimeo ve youtube kapatıldı.

28 şubat 2011 – başbakan recep tayyip erdoğan “özgürlüklerle, demokratik standartlarımızla türkiye artık farklı bir ülke” dedi.

2 mart 2011 – blogspot kapatıldı.


Son vaka ile ilgili insanlar Dijitürk'ü suçluyor, Dijitürk Gugılı suçluyor, Gugıl kimseyi suçlamıyor. Mahkeme Gugılın bitakım aypilerini yasaklıyor. Binali arıyor arıyor Gugıl telefona da çıkmıyor. Başına bişey mi geldi diye endişelendiriyor.

Ama kafa karışmasına gerek yok. Ben olayın içinden stadlarlarımızın yıllara meydan okuyan tezahuratı sayesinde çıkıyorum: Hepiniz orrrospu çocuğusunuz.

Tuesday, 1 March 2011

Mamak Cezaevi - Sen ağlama

Sırrı abimizin sesini ve parçayı aynı anda ve ardarda sık sık dinlerim. Ama bunu bi yere sabitlemezsem rahat edemiycem :)

Aynı anda başlatın derim. Hikaye aksın, müzik aksın. Elimden gelse Selo'nun araya girişlerini mute'liycem anasını satim. Ama Sırrı Abi'nin cevap verişlerindeki tonda ona da cevap var...

http://www.facebook.com/video/video.php?v=1290348019244


Saturday, 26 February 2011

Ortadoğu'daki karmaşaya Erbil'den bakış

Arap dünyasında yaşanan ve diktatörlerin koltuklarını sallayan son gelişmeleri Erbil’den bakarak değerlendirmenin enteresan olacağını düşünüyorum.

Yaşanan bu gelişmelerin, istikrar konusunda kısmi sıkıntılar yaşayan bölgede bir takım toplumsal dinamiklerin harekete geçmesine dolaylı yoldan da olsa neden olduğunu söyleyebiliriz. Kuzey Irak’ta artan politizasyon diğer arap ülkeleri ile kıyaslanacak seviyede olmasa da gözle görülür bir hal almaya başladı. Herşeye rağmen, İki hafta önce Süleymaniye’de başlayan protestoları Tunus, Mısır ve Libya ile aynı çerçevede değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Kürtlerin protesto sebepleri de yönetimin şeffaflaşması, daha fazla demokrasi, yönetimde olduğu düşünülen rüşvet ve adam kayırma gibi sebepler olsa da bölgenin farklı değişkenlere sahip özelliklerinin iyi okunması gerekiyor.

Yıllardır hüküm süren tek adam yönetimindeki devletlerde meydana gelen toplumsal hareketlerin dolaylı olarak etkilediği Kuzey Iraklılar kendi dinamikleriyle sokaklarda memnun olmadıkları hükümetlerini eleştiriyorlar. Goran hareketinin önderliğinde gelişen bu organizasyonun, eş zamanlı gelişen arap ülkelerindeki diğer protestolar ile benzerliği ise sadece halkta psikolojik olarak bir eyleme geçme güdüsünü tetiklemiş olması.

Fakat, 25.02.2011 tarihinde üniversitelerin bir aylık tatil edilmesi, Erbil girişinde bulunan kontrol noktalarından şehre giriş çıkışların yasaklanması. Kürdistan Bölgesel hükümetin acele toplanması ve 17 maddelik görece reform paketi açıklaması aslında bu coğrafyada da değişime ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin bu sınavı nasıl atlatacağı sadece kendi geleceklerini belirlemekle kalmayıp Kerkük ve Musul için de belirleyici olacak.

25.02.2011 tarihinde Kerkük’te yaşanan karışıklıklar sebebi ile, çok sayıda peşmerge kuvvetinin Kerkük ve çevresine naklinin yapılması, Irak Hükümetinin eylemsiz kalması gerekçesi ile açıklandı. Çok enteresandır ki bu çok önemli haber Türk Medyasında yer almadı. Goran hareketinin Kürt oylarını bölmesi ile yönetimini kaybettikleri Kerkük’e, Kürtlerin, Türkmenlerin ve Arapların güvenliklerini sağlamak için girdiğini açıklayan peşmerge kuvvetleri, sanırım bölgeden kolay kolay çıkmayacak ve Kerkük sorununun çözümünün ötelenmesine de sebep olacaklar. Yakında Türk medyasında Kerkük ile ilgili provakatif haberler görmeyi de bekliyorum.

Dün akşam Erbil sokaklarında Kürdistan federal yönetimi bayraklarıyla şehri dolaşan konvoyların olması, halkın, düzeltilecek şeylerin olduğunu gördüğünü fakat bölgesel yönetimlerinin devamı için birlik olmaları gerektiğini açık bir şekilde ortaya koyuyor aslında. Konuştuğum insanlar da aynı görüşteler. Hemen yanı başlarında kaynar kazan durumunda olan Musul ve bir takım güçler tarafından sürekli kaynatılmaya çalışılan Kerkük örnekleri görüldüğünde can güvenliği, şeffaf yönetim anlayışının ve diğer isteklerin önüne geçiyor. Uzun soluklu bir demokrasi mücadelesine, bu şartlar altında girmeleri kolay da değil aslında Kürtlerin. Türkiye’nin 88 yıldır süren ve hala da varılamamış demokrasi mücadelesi kadar uzamaması ise tek dileğim.

Konumuza dönecek olursak, Türkmen Cephesi bir açıklama yaptı ve gösterilere katılmayacaklarını bildirdi ve Erbil’de halk bayraklarla sokaklarda. Yaşanan bu olaylar, hükümetin güven tazelemesine de sebep oldu Süleymaniye dışındaki bölgelerde. Süleymaniye ise kendine has dinamiklere sahip bir bölge. Halkının eğitim düzeyi diğer bölgelere oranla daha yüksek. Özelikle protestoların ilk gününde güvenlik güçlerini silah kullanmasını, yönetimin şeffaflaşmasını ve bölgelerine daha az yatırım yapılmasını protesto ediyorlar. Süleymaniye Talabani’nin Bölgesi ve Uzun yıllar Barzani güçleri ile savaştıkları da düşünülünce geçmişin getirdiği bazı birikmişliklerin de olabileceğini düşünüyorum bu protestolarda. Goran Hareketinin en güçlü olduğu bölge olan Süleymaniye’nin sesini dinleyecek mi bölgesel yönetim? Bunu zaman gösterecek.

Kürtlerin Kerkük Yönetimi Araplara kaptırmasına neden olan Goran Hareketi, Erbil’de ayrılıkçılar olarak görülüyor. Süleymaniye’de yaşanan olayların ardından Erbil’de ve Dohuk’ta Goran hareketine ait büroların yağmalanması da Kürt yönetiminin muhalefete hazır olmadığını da gösteriyor. Bence asıl aşmaları gereken sorun muhalefeti sindirebilmek.

Bölgeye huzurun hakim olması burada yaşayanların en büyük dileği. Bu huzurun da kolay bozulabileceğini sanmıyorum. Kuzey Irak'ın sahip olduğu güvenliğin bütün Irak'a yayılmasını dilemekten sanırım güzel bir temenni olacak..

Wednesday, 23 February 2011

"Gizel"

Ey Biutiful' ı izlemeyen cemaati müslimin!
Tiz zamanda Alejandro González Iñárritu gardaşınızın bahsi geçen filmi izlene!Zira ilgili yazısı müteakiben gelecektir.

Hürmetlen...

Emeğimizi hep görelim, gitmesin hiç zaya

Ardılcım,
Baharcım,

Bilirim bunu pek seversiniz...

Başlangıçtakı kısa konuşmaya ithafen, Muharrem dayıyı görüyorum ve arttırıyorum: Müzik insanın kendine yakışanı giymesidir.


Meraklısına not: Çok ilginçtir, şair burda erkeğe seslenmiyor.
[Köriyıs ket, piliyz not det dis iz nat meyl or fimeyl bat male]

Saturday, 19 February 2011

Rüya

Sabah denişik bir rüyadan uyandım: Ece Temelkuran'la birbirimize karşı boş değilmişiz...

Gazete okumaya bi ara mı versem acaba? Nayır, nayır... Medyanın bi günahı yok, Ece'nin günahı hiç yok. Bu yalnızlığa, tek tüfekliğe bi ara ver(e)mediğim için galiba bu rüyalar :)

Ama Ece'yi de çok severim. Özgür'ü de pek çok severim. En iyisi, "hayırdır inşallah"ımı Özgür ve Ece için kullanayım kendimden uzaklaşayım.

"Seni baharmışın gibi düşünüyorum, seni..."

Her seferinde gözlerim dola dola gittiğim memleketime yola çıkalım mı bu sefer?

Nedendir bilmem sanki sürmüşler de beni memleketimden, her gidişimde hasretini yaşıyorum en derinimde.Her seferinde kulağımda Ahmed (Arif) abe ile giriş yapıyorum Amed’e. Öğütlerini dinliyor gibiyim abimin, ciğerden sesiyle Ahmed Arif’in.

Diyorum ya memleket hasreti yaşadığım ama Ahmed abi alıyor yüreğimden hasreti iki çift kelamıyla;

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip..
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının
Dayan kitap ile,
Dayan diş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.


Devam ediyorum.Umutla ama bu sefer…


Çocukken Hasanpaşa Hanı, önünden geçerken içine bakmaya çalıştığım hanlardandı. Tıpkı yine Diyarbakır’daki Deliller Hanı ve diğerleri gibi…
Annemse hep ellerimden çeke çeke “hadi kızıııım!” derdi. O zamanlardan kalma meraklılığım: )
Hep sorular sorduğumu hatırlıyorum. Belki her çocuk kadar ama bana mantıklı gelen bir cevap bulduğumda sustuğumu da hatırlıyorum!

İçinde yaşadığım şehrin hikayesini hep yaşamışım. Şehirden ayrıldığımda fark ettim.
Çocukken yediğim pekmezli yumurta kokusunu alınca hatırlıyorum hikayenin bir detayını daha, tıpkı diğer detayları gibi. Her gün az çok birazını yaşıyorum bu hikayenin evimde, annem ve kardeşlerimle.

Peki ya hikayenin geri kalanı?

Parçaları ancak Amed’in ta kendisinde bulabiliyorum. Her geldiğimde gözümü dolduran, yüzümü gülümseten bir o kadar da içimi coşturan, heyecanlandıran detaylarla karşılaşınca fark ediyorum güzelliğini herşeyin..
Yaşadığım bir hikaye var evet,ama bu aynı zamanda unutmaya başladığım bir hikaye. Diyarbekir’ i çok seviyorum,kokluyorum, soluyorum ve her girdiğimde yaşıyorum bir daha.

Karacadağ kokusu sinmiş tohumumuza bir kere!

Boşuna mıdır ki, Ahmed abi birini sevmeyi, düşünmeyi, Diyarbekir’î düşünmek, sevmek gibi anlatır?

Açar,
Kan kırmızı yediverenler
Ve kar yağar bir yandan,
Savrulur Karacadağ,
Savrulur zozan...
Bak, bıyığım buz tuttu,
Üşüyorum da
Zemheri de uzadıkça uzadı,
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum,
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı.


Özlüyorum evet...

Amed' i detaylarıyla, uzun uzun başka bir yazıda anlatmak sözüm olsun.

Bir şehri duygusuz, hissetmeden anlatmak mümkün mü ki?

Erbil'de bir mekan, Costa Rica Coffee

Erbil'e gelmeden önce şehri araştırmak istediğimde çok az kaynak bulmuştum. bu sebeple şehrin mekanlarını anlatmanın iyi olacağını düşündüm. Seriye de Costa Rica Coffee ile başlıyorum..


Erbil'de hızlı internet ve güzel kahve için her zaman Costa Rica Coffee


Cafe, Erbil'de geçirdiğim ilk 2 ay, internete eriştiğim, iş stresinden ve de iş arkadaşlarımdan uzaklaştığım bir mekan olarak birinci sırada yerini almayı hak ediyor. Gulan caddesi üzerinde bulunan cafe, Musul yolundan Gulan'a girildiğinde, Erbil Rotana Otel'i geçtikten hemen sonra, 250 m ilerde solda bulunuyor. Duyduğuma göre İngilterede bulunan bir cafeler zincirinin Erbil ayağıymış. Kahveleri gayet güzel ve New York Cheese Cake'i de gerçekten tadılmaya değer. Cafe'nin müdavimleri genelde yabancılar olmakla beraber Erbil gençliği için de sohbet ortamı olan mekan akşamları bir hayli kalabalık oluyor. Gündüzleri ise dingin bir yer olarak çalışmaya ve kitap okumaya da müsait.

Cafe'nin fiyatları ise Türkiye'de gidilecek orta-üst seviye bir cafe ile aynı diyebilirim. 5 dolara güzel bir medium americano içip, 4 dolara mediım çay içebileceğiniz mekanda, 5 dolara da cheese cake yiyebilirsiniz. Fakat bu fiyatlar Erbil için ucuz değil. Kale civarında güzel bir kaçak çayı 250 kuruşa, yarım ekmek döneri 1.5 tl'ye alabildiğinizi düşünürseniz mekanın pahalılığını canlandırabilirsiniz.

Dekorasyonu gayet modern tasarnalmış olan Cafe'nin benim üzerimde huzur bırakan bir etkisi var. Cam ve alüminyum iki yarım duvarın, fıstık yeşili, bordo ve turuncu renklerle tamamlanması ve ışıklandırma sisteminin de bunda etkisi büyük. Koltuk-sehpa, masa-sandalye ve masa-koltuk şeklinde oturma düzeni ile de her türden omurgaya hitap eden anatomik bir oturma seçkisine de sahip cafemiz.



Cafenin en belirgin özelliği ise çalışanlarının Kürt ya da Arap olmamaları. Nepal, Etiyopya ve Hindistan'dan gelen güleryüzlü gençlerin işlettiği cafede iletişim dili de haliyle İngilizce. Erbil'de hizmet sektöründe çalışan çok fazla yabancı var. Çalışma vizesi almanın kolaylığı ve ülkelerinin ağır ekonomik sorunları, ülkelerine gönderebilecekleri birkaç yüz dolar için bu gençleri yurtlarından uzakta çalışmaya yönlendiriyor. Özellikle hizmet sektöründe çalışan yabancıların çok olmasının bir sebebi de yerel halkın çalışma konusunda isteksizliği diyebilirim. özellikle kadınlar iş hayatının dışında olduğu için, zengin kürtler temizlik, çocuk bakıcılığı gibi bayan gerektiren iş gücü için Etiyopya'lı genç kızları çalıştırıyorlar. Erbil'de istihdan üzerine bir yazı yazdığımda daha geniş olarak açıklayacağım bu detayı şimdilik geçiyorum.
..
Bir sigara içip yazmaya devam edeceğim. Evet, Costa Rica Cafe'deyim ve burada sigara içmek yasak..
..
Erbil'de kapalı ve açık ortamlarda sigara içmek genelde serbest olduğu halde Cafe Costa Rica'da sigara içmenin yasak olması da mekanı ayıran bir detay.

Cafe'de bulunan iki dev ekranda sürekli cnn international açık. Başka müzik de yok kanal da. zaten kimsenin tv izlediğini de görmedim şimdiye kadar aslına bakarsanız.


Costa Rica Cafe uzun süre, en azından alternatifleri açılıncaya dek, geleceğim bir yer olacak gibi duruyor..

Fiyat için 3 yıldız verdiğim mekana, tadları için 4 yıldız, mekan tasarımı için ise 5yıldız veriyorum..


Müzük



Herhalde hayatımdaki en önemli uğraş müzik(şşhh matematik duymasın!)...
İlerde bir gün birşeyler yapıyor olacağıma eminim müzikle ilgili ama herşey zamanını beklermiş ya ben de köşemdeyim, zamanımı bekliyorum.Aman ha sahnelerde boy göstereceğim zamanı beklediğim anlaşılmasın:P
Sadece doğru zamanımı bekliyorum.İleride daha aktif ilgileneceğime hiç şüphem yok müzikle ama şu an o motivasyonda değilim. Eskiden ilgilenirdim ama şimdilerde sadece dinliyorum. Yoksa hiç bir zaman ertelemiş değilim müzik ile ilgili heyecanlarımı.

Müzik dinlemeye dair ilgim herhangi bir çocuktan farksızdı aslına bakarsanız,her çocuk müzük sever değil mi?Ama belki herhangi bir çocuktan farklı olarak annemin hep (hemen her zaman) anlattığı hikayeyi yaşayarak büyüdüm.
"Televizyonun karşısında put kesilmiş çalan şarkıyı dinlerdi,çıtı bile çıkmadan.Şarkı bittikten sonrada evin içinde şarkıyı söylerdi.Hiç anlayamazdık bir kere dinleyip nasıl hafızaya alıyor bu kız diye?"
Artık ne kadar seviyormuşsam dinlemeyi...



Ha bu hikayeden sakın her şarkının türkünün sözünü bir kerede ezberlediğim anlaşılmasın. Sadece dağarcığım çok geniştir. İlk kıtadan sonrası nanay bende...
Hala türkülerde herkes bana güvenip başlayayım mı der bende başla dedikten sonra türkü 2. kıtasında son bulur:)
Çok gereksiz şarkıları da maalesef bir kere dinlemeye göreyim, kesin nakaratını saçmasapan yerlerde mırıldanırken yanımdakilerin şaşkınlıkla karışık donuk bakışları ile karşılaşıyorum!

Müzik hayatımın hep her yerindeydi...
Derken bana müzisyen bir sevgili verdi bu hayat,sanıyorum bu sevgim içime sığamamış.Ya da müziği hayatımın her yerine sokunca sadece müzikle ilgilenenlerle ilgilenmiş bulunmuşum.Size bir sır eski manitam da güzel bağlama çalardı,şşşhh kimseler duymasın!!

İlk maaşımla kendime bir müzik arşivi yapmaya söz verdiğimi hatırlıyorum.O zamandan beri itina ile küçük sermayeye,kasetçilere para kazandırmaya çalışıyorum.Kalan tek kasetçi karanfildeki "Gizem Müzik".Bende daimi müsterileriyim.Ben girdiğimde hiç sesleri çıkmaz,yeni çıkanlara bir bakarım ya da rafları karıştırırım. Hiç sormazlar ne arıyorsunuz diye,alıştılar bana senelerdir:)
p.s. Dost,D&R gibi müzik marketlerden hoşlanmıyorum+alışveriş yapmıyorum.

Arşiv çalışmalarım hızla devam ediyor hala...

İnsanlara özlemlerimi,hayatımın önemli dönemlerini hep o dönemlere yüklediğim müziklerle hatırlıyorum.Bilmem garip mi ama bazı dönemleri hatırlarken o dönemde hayatımdaki ezgi geliyor aklıma.
Misal üniversite hayatımı düşününce aklıma Ankara'nın zamanının en ünlü mekanlarından Fikrim Bar geliyor. Orası ve orada dinlediğim muhteşem türküler, burnumun dibinde bana türkü söyleyen,derin adamlar,kadınlar...



p.s. Fikrim'den eser kalmadı artık SSK(bkz.Fikrim Bar,SSK İşhanı) dan ayrılalı yıllar oldu ama taşındığı yerden de ayrıldı şimdi,sanıyorum borçları yüzünden kapatılmış.Uzundur kapalıydı.Şimdi sakarya dışında bir yerde meşrutiyete çıkan bir sokakta(bkz. hatay sok.) yeni mekanlarını bugün açtılar.
Biz de burada daha mafyasız,temiz,müzisyenine emeğinin karşılığını veren,sosyalist geçinip daha emek kavramını hayatına sokamamış kafaların olmadığı bir Fikrim dileyerek,yeni mekanlarına hayır dileyelim ya'rabdan...

Hatırladığım en güzel konser sanıyorum 2005'te Fikrim'deki Cengiz Özkan konseriydi...
Bitlis yarışma ekibinde oynuyordum.Çalışmadan çıkmış kan-ter içinde eşofmanlarımla kendimi SSK' ya atmıştım,eşofmanın SSK'da çok faydalı bir şey olduğunu o zaman öğrenmiştim.Hiç sarkanınız olmuyor,erkek meemelesi gördüğünüzden olsa gerek,ooooh bir güzel çıkıyordum ki katları neden bu kadar zaman üstüm başım düzgün gitmeye gayret etmişim demekten alamamıştım kendimi.Zaten ondan sonra üniversite 3-4. sınıflar süklüm püklüm geçti...

Bize yanlışlıkla olsa gerek Cengiz babanın tam önündeki masa düşmüştü.O kadar etkilenmiştim ki O'nu o kadar yakından hissettiğimden kelli sanırım.
Çok derin güzel söyler kendisi.Hele ki serde gençlik aşk ateşiyle beraber varsa.

Çokta pahalıydı giriş ha,o detayı atladım sanmayın,zamanının parasıyla ki yıl 2005,yer sittiripohtan fikrim ama giriş 1O Milyor!

Neysem Fikrim'in yeri ayrıdır,bana sevdiceğimi kattığı için de.O yüzden pek laf edemem hala gidelim dediklerinde ayda yılda bir,ulen çakallar ben de olmasam kessin batmıştız ha!

Konsere dönelim konsere biz en iyisi tekrardan;
En önden bağlamasının akustik sesini dinliyordum zaten,sesinin de en çıplak halini.En ön masaya ses sitemi kar etmez malum,kolonlardan uzaksın o da malumunuz...
Ellaam adamı gözyaşlarıyla dinlediğimi hatırlıyorum.Hele ki hiç ama hiç unutamadığım bir "aşk bağrımda yar'açtı" söyleyişi vardı ki artık kalkmak istedim kalkamadım masadan, kafamı önüme eğip deriiiin bir iç çekip "Allahım!" dediğimi bir hayat daha verseler hatırlarım herhalde.Ne konserdi,peeh!Hiç içmemiştim hatırlıyorum. 1 bira da beleşti verdim birine gitti o kederle!
Niye mi içmedim?Bir de içseydim oy oy oy...

En kötü konseri hatırlamıyorum be bulutum!En güzelini hatırlayınca aklıma kötüsü gelsin istemedin herhal..

Hatırlar mıydınız?;

"Sadece Sizin Anlattıklarınıza İnandım..."



Friday, 18 February 2011

Gidilen en iyi ve en kötü konser

Gençler madem, bişey yazmıyonuz (o gendini biliyo, o var ya ooo) bari ortaklaşa bir şey yazalım. Bu fikri aslında NTV'den çaldım ama zaten klasik sorudur: Gittiğiniz en iyi ve en kötü konser hangisiydi?

En iyisi için tek bir konser bulup çıkarmak zor oldu benim için, sanırım daha bi klaymeks bi orgaazım konseri olsun daha tam yaşamadım, ama en kötüyü rahatlıkla söylerim: Edinburgh'da yaklaşık iki sene önce gitmiştim. Orta yaşlı gitar çalmayı bilmeyen bir amca, Royal Oak Pub denen aslında kaliteli Scottish-Irish folk sanatçılarını çıkaran bir mekan (ki gittiğim o türdeki en iyi dinletiye de bir sene öncesinde gene burda gittim). Hem de önceki konserin gazıyla bizim Ozanla Asu'yu da olaya alet ettim. Amca gitar çalmayı da bilmiyodu, sesi de kötüydü, sözleri de unutup duruyordu. Daha nasıl sıçılabilir bilemiyorum.

Sanırım en iyisi için Ankara'da ailecek dinlediğimiz 1997'de Hipodrom'da gerçekleşmiş (sözde son) Zülfü Livaneli konserini diyebilirim. Gayrı-resmi rakamlara göre yarım milyon kişi oradaydı. Eş-değer bir diğeri de rahmetlik Cem Karaca'nın kapalı bir mekanda, 2002 baharındaki Ankara konseriydi. Cem Karaca'nın çalıştığı gruplar arasında en vasat eşliği yapan Kurtalan'la birlikteydi. Barış Manço öleli daha bikaç yıl olmuş, sonrasında bi dönem Cem Karaca'ya eşlik etmişlerdi. Resmen biraz selebritik bir buluşmaydı. Cem Baba'nın müzmin varyetik tipi o sıralar aşağıdaki gibiydi. Tahmin ediyorum ki kendisinin klasik konserlerinden biriydi, ama benim için bir unutulmazdı. Kazım Koyuncu, Ahmet Kaya dahil, hiçbir efsanenin canlı konserini yakalayamamış bir müzik sever olarak canlı dinleyebildiğim nadır efsanelerimizden biriydi. Biraz da ondan özeldir benim için...