Wednesday, 15 December 2010

Hüzün ve Belanın Ülkesi



Ahmet Kaya’yı kaybedişimizin 10. yılı…

Çocuk denecek yaştaydım ve çok ürkmüştüm o sahneyle. Magazin Gazetecileri Derneğinin o gecesinde neden kimsenin Ahmet Kaya’ya sahip çıkmadığını bir türlü anlayamamıştım. O’nun o masada mağrur, gururlu oturuşunu hatırlıyorum. Hareketsiz çatalların önüne, arkasına düşüşüne sıfır tepki verdiğini…
Her şeyin bir bedeli olduğunu anlatmaya çalışır gibiydi aslında o zamanlardaki gururu. Şimdi şimdi anlaşılıyor ya, gülünç kalıyor havada uçuşan çatallar, onuncu yıl marşları,feryat figan vatan naraları...
Çatalların hepsi havada kaldı artık. Kürtçe ise devletin kanalında artık. Devlet kendi eliyle zamanında fişini kesti vatandaşının. Şimdi ise kendisi aynı fişi her gün kendine kesiyor göstermelik televizyon kanalı açarak, Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret ederek, anmasında bulunarak ve Kürtçeye saygılı ve ilgili(!) durarak ve en önemlisi Ahmet Kaya'nın aksine,bedelsiz kesiyor...
Devlet yaptığında mubah olan her şey vatandaşı yaptığında günah oluyor, hatta ölüm oluyor…

Ahmet Kaya’nın anma gecesi yapıldı 11 Aralık gecesi Lütfi Kırdar’da…
Gecenin açılış konuşmasını Sırrı Süreyya Önder’e, ehline vermişler. O’nu Sırrı Süreyya kadar özlü anlatacak adam az bulunacağından mütevellit, çok başarılı bir seçim olduğu kanaatindeyim. Geceye kimlerin katılacağını merakla bekliyordum. Siyasiler falan değil ha beklediğim. O gece çatal bıçak fırlatanlar da değil. Fırlatılmasına izin verenlerle benim asıl derdim. Orada,o gecede Türkiyeli kimliğiyle duran herkese ya lafım neyse en çokta sözde Kürt olarak orada olanlara. Hiçbiri yoktu gecede. Çünkü artık Ahmet Kaya’nın başlattığı karın ağrısının bir ilaca ihtiyacı olduğu gereksinimi gün gibi aşikar. Kürtlerin dillerini konuşmaya ihtiyacı olduğu gerçeği ise artık dillerde değil sadece, devletin de ecza dolabında. Artık onlar Ahmet K. Sayesinde Kürtçe türkü söyleyebiliyor evet, bir de üzerine söyleyebildikleri için daha fazla para kazanıyorlar. Hepsi fitil fitil çıksın bir yerlerinden hepsinin, o gece sesini çıkarmayanların, bana dokunmasınlar da deyip yaşayıp gidenlerin hepsinin Allah toptan müstehakını şeyetsin afedersiniz…

2009un başlarındaydı sanıyorum. Şivan Perwer’i Pusula’da izledik uzun zaman sonra. Hem Avrupalı Şivan’ı gördük sokaklarda yürürken, hem de hala şalvarıyla, puşisiyle alıştığımız Şivan’ı dinledik canlı canlı. Bilenler iyi bilir. Kürtler için Şivan’ın yeri hep başkadır. Bir ağıdı, sevgiliye özlemi, vatan hasretini, özgürlüğü, halepçeyi ve daha nicelerini ayrı ayrı hissederek dinleyebileceğiniz yegâne sestir Şivan bir Kürt için…
Önyargılarını bir kenara bırakmış her Türkiyeli içinse çok içli söyleyen bir halk ozanıdır…



O programa katılmadan bir süre önce TRT 6 in açılışına davet edilen Şivan, Türkiye’ye gelmeyi reddetti. Ben nedense hiç yadırgamadım. Kültür Bakanı sonra ve tekrar aynı çağrıyı yaptı: “Şivan Perwer nerede konser vermek isterse, buyursun gelsin. Bayram yapalım, halay çekelim, türkü söyleyelim. Türkiye'nin öfkeye, tartışmaya değil, barışa, bayrama ihtiyacı var. Şivan Perwer'in Türkiye'ye geleceği tarihi sabırsızlıkla bekliyorum. Mart ayında yapılacak Newroz kutlamaları için kendisine açık davette bulunuyorum.”

Şivan tekrar reddetti. Anlaması zor geliyor değil mi?
Yıllarca yasaklı kalmış, hakkında onlarca dava bulunan, tek suçu çalmak ve söylemek olan bir adama devlet kendi eliyle kapıları açıyor tekrar. Ve Şivan bir nevi barış talebini(!) reddediyor.

Şivan durumu açıklama ihtiyacı hissediyor;
“Güzel vatanımın bir karışını Avrupa’nın tamamına değişmem. Toprağımı çok özledim. Fakat bir gerçek var ki; Türkiye’de gereken bedeller hala ödenmedi. Türkiye, demokratik anlamda gereken olgunluğa, temel hak ve özgürlükler anlamında gerek seviyeye ulaşmadan, bütün sorunlarımız bitmiş gibi davranmak bizim gibi toplumda yeri olan insanlara yakışmaz.”

Bu açıklamanın aslında tercümesi şu; Ellerini sana dengesizce içten uzatmış devlet, yarın aynı şekilde sana elleriyle ateş eder, aynı hapisliği vatanında yaşarsın.Ve daha hiçbir şey değişmeden…

Ahmet Kaya bedeller ödenmeden bu ülkede, bir şeylerin değişmesini istedi. Ve bedelini kendi canıyla ödedi. Evet, değişen çok şey oldu. O günlerden bugünlere çok yol kat edildi. Evet, ama bu yolların tamamı çoktan kat edilmiş bir de üzerine başka yollar kat edilmiş olmalıydı şu zamana kadar. Ama ne yazık ki Türkiye hala bedeller ödüyor ve ödemeye devam edecek, etmeli…

Ta ki Şivan bu ülkede özgürce türkü söyleyene kadar…

Tanrı Şivan’ı Ahmet Kaya’yı koruyamadığının aksine korusun,

Amin…

Tuesday, 14 December 2010

Ahmedo Roni

Uçurtmam Tellere Takıldı, Ümit Kıvanç

Bu medyanın hepsinin götüne tıpa kaçsın emi!
50 yıl öncekine de, bugününkülere de...

Hepsini de ifşa etmiş bu belgesel, ne güzel etmiş...
Mahsunu, imirzalısı, adnan şenses şoparı, reha muhtar şaklabanı...
Bunların çoğu da rivayetliydi.
Aa, diyordu millet, mahsun'a da ordaymış diyorlar, edip akbayram peki?
Ham kayıttan vermişler tekrar,
Ne iyi etmiş, hepsi şimdi ileri demokratlarımız elhamdüliiah.

Haa ileri demişken, tayyip'le kılıçdaroğlu da programı nedeniyle teşrif edememiş
Tayyip hapisteyken ahmet kaya bi konserinde düşüncelerinden dolayı kimse hapiste olmamalı diye ona işaret etmişti bile.

Hepiniz allahınızdan bulun!..

Saturday, 4 December 2010

Muhterem cemaat, koyun derilerinizi Ikea'ya bağışlamayınız...

Lancaster'da vakit geçirmek artık bana zulum geliyor. Edinburgh'da tutunmaya çalışıyorum, fakat işler sıkışınca geri dönüp geçici yerler buluyorum. Bu sefer kampüs içinde Norveçli bir arkadaş, Arvid'in boş bir odası olan evinde kalıyorum. İlk defa keyfim yerinde, çünkü Lancaster'da ilk defa ısınıyorum...

Burada havalar çok nemli ve soğuk, evler de taş bina olmasına rağmen 100 senedir izolasyon görmediği için perişan halde. Dışardan tarihî ve otanik bir görünümü var, fakat "dışı seni yakar içi beni" durumu bu. Kombiyi harlasan da ısınmıyor, sıcaklık kalorifere az hayrını dokandırayım bile demeden uçup gidiyor.

Okuldaki yurtlar ise farklı, hepsi yeni binalar ama en güzeli ödenen kiranın içinde faturalar da var. Veriyoz kombinin gözüne afedersiniz hamam gibi etmeden bırakmıyoruz. Erken gelen kar-boranla evde hoş bir atmosfer oluşuyor. Dışarda soğuk ve kar, içerde sıcak ve iç sağaltan bir ambiyans.

Burada biriyle keçe muhabbeti etmeden de ayrılmamış oldum. Arvid, soğukla başetmenin kitabını yazmış insanların ülkesinden, malum. Geleneksel olarak neler kullandıklarını merak ediyorum. Keçeydi, yündü, kıldı tüydü derken vakit geçiyor. Benim gibi içlikle dolaşan bir Avrupalı görmenin buruk sevincini yaşıyorum.

Göçer yaşamanın da ayrı bir güzelliği var. Farklı iç ve dış mekanlar görmek, yaşamlar tanımak, onları karşılaştırmak enteresan oluyor. Fakat maalesef global yaşam her yerde. Milletin kendi ülkesine veya bulunduğu yere ait kültlerle yaşaması zorlaşınca, millet işin kolayına kaçıyor. Her evde Ikea tas tabak, bardak çardak, tencere tava görmekten baydım. Ne üstündeki şeyler, ne de malzemesi gram değişmiyor. Burda da hepsinden bir takım var.

Norveçli arkadaşla arada yaptığımız kutup ayısı muhabbetinden sonra evin salonunda gördüğüm postu görünce fikrim biraz değişir gibi olmuştu. Norveç'ten buraya taşınmış yerel bir güzellik olarak düşündüm. Almış ülkesinden getirmiş, salonunu kendi zevkine göre döşemiş dedim. Hafif ufaktı gerçi "kutup ayısı yavrusu muydu bu", dedim. Koyunmuş. Derken bir gün bakim dedim, nasıl tabaklamışlar, n'etmişler. Çevirdim, o da İKEYA anasını satayım.