Friday, 30 December 2011
Barış istiyorum..
Thursday, 15 September 2011
El ele ver gidek..

Amerika'da Ermeni komünitesinin en yoğun olduğu yerlerden birinde yaşıyorum aslında. Cümbüş sesine çok uzak değilim belki. De iste bulup keşfetmek lazım. Bunu başka yazılara saklayayım. Ermenilerin ruhlarinin kol gezdigi topraklarda büyümüş, onların taşı taş üstüne koydukları memleketin çocuğu olarak, yaptiklari hemen her ise hayranlığım garip karşılanmaz diye umuyorum. Her ud çalan Ermeniyi uzunca dinleyebilirim misal. Dedim ya bebekken fazla dinletmişler herhalde, kulağa değmiş bir kere! El ele ver gidek püruthanaya da dinlemekten de söylemekten de müthiş keyif aldığım parçalardan biri. Kazancı Bedihle Bedri Ayseli kuskusuz iki usta icracisi bu eserin. Kazancı'dan dinlediğimde çok küçüktüm. Ibo Show'da söylemişlerdi: O sahne gitmez gözümden, tutamayıp kendimi bagira bagira söylemiştim mutfakta, evde misafirler varken (sonra ne olduğunu anlatmayacağım!), tabii ezberlemek dünyanın en kolay işi malum çocukken benim için. O yaştan atlamıştım müzik işlerine. Her ne kadar bu yaşta çıkmış olsam da o yaşta var imiş canım bir şeyler. Ha olur da merak ediyorsaniz soyleyeyim, o yaslarda var olan seyler ne yazik ki artik YOK: Aşağıdaki videoda da nasıl güzel şarkı sözü unutabildiğimin kanıtı mevcut. İşte yaş ilerliyor. Dostlarla meşkin keyfi bambaşka, söz unutmak bile keyfi kaçırtmadan dinletiyor insana şarkıyı. Hem İzzet Altınmeşe bile karıştırıyor söylerken benim unutmam çok mu?
Grup KNAR'in muazzam ermenice albümünde de ermenicesi mevcut.

Bir de Yervant Bostancıyan versiyonu mevcut tabii.
http://www.facebook.com/video/video.php?v=437197070802&ref=mf
Tabii Celal Güzelses çevirisiyle söylenmiş saçma bir türkçeleştirilmiş icrası da mevcuttur. Tavsiye dahi etmiyorum.
İzzet Altınmeşe yorumu da dinlemeye değer. Bir de dost meclisi var ki insana hissettirdiğiyle beraber dinleyince hepsinden güzel oluyor..
Buyrun;
ilk
Kendimi bildim bileli söylerim diyorsunuz del mi? Ben de..
Günün ciddi bir kısmını müzik dinleyip kalan kısmını da söyleyerek geçiren ben gibi birinin bu kadar bilindik bir türküyü duyar duymaz ilk duymuscasina urpermesi de neymiş demeyin.
Neşet baba söylemiş,söyleteni de olmuş..
Biz de dinliyoruz işte,dinleten de var adama...
Wednesday, 17 August 2011
Yeni Hayat Hazırlığı
Çok mutluydum ilk duyduğumda. Nasıl bir yere gideceğimi düşünmeksizin yeni bir hayata başlayacak olmanın heyecanı bambaşka. Daha önce bunu ODTÜ'den KOÇ'a gitmeye hazırlanırken yaşamıştım. Sonuna kadar erememiştim gerçi,ODTÜ'de kalmıştım ama olsun o heyecanı bir daha yine aynı şekide hissetmek güzelmiş deyip mutluluğumun artmasına bir güzel izin verdim. Ev bakmaya başladım hayat pahalılığını düşündüm, zor olacağını anlamaya başladım yavaştan. Bana verecekleri maaşın da çok iyi olmayacağını hissedebiliyordum ama olsun diyordum ki kendime ne de olsa dönüşte (en az 5 yıl sonra:) İstanbul'da bir hayata başlayacağımı bilip heyecanlanmama yeter!! İstanbul hayali hep aklımdadir benim belki de KOÇ fikri bu yüzden hem çok yakın hem de çok sevindiriciydi benim için. Ama bu sefer İstanbul da değil. Bilmediğin bir şehir, Meleklerin Şehri,bilmiyorsun kızım ne heyecanı bu hissettiğin? Yeni hayatımın heyecanı...
Son 2-3 hafta;
Detayların çoğuna baktım. Biraz pahalı bir şehir gibi görünüyor. Herkes sürekli beni güvenlik konusunda uyarıyor. Olsun diyorum. Sen kürdistanda savaşın kucağında büyümüşsün. Ankarada her türlü saçmalığa maruz kalmışsın, İstanbulun tehlike çemberine girmişsin sıyrılmışsın. Bunun ne farkı olacak ki? Sanırım şöyle bir farkı var; alışmadığın ya da dilini bilmediğin yolunu bilmediğin bir şehri kucaklıyorsun ve tehlikenin nereden geleceğini artık seçemiyorsun! O anlamda iliklerime kadar hissedebiliyorum bu işin zor olacağını. Olsun beyav,yine de hayatı kuracağız bir şekil. Zar zor olacak.
Kaygılarım artıyor giderek.Sadece tehlike değil mesele elbet.
Ben hayatım boyunca hep bir şekilde aile hayatı yaşadım. Üniversiteye kadar ailemle. Üniversite ve sonrasında da kız kardeşlerim. Hep bir aile evi modu. Hep bir şekilde beraberlik. Hiç başkasıyla kalmamanın deneyimsizliği,dahası bunu genç yaşta değil de yani üniversite çağında değil de yaş ilerledikçe tatbik etmek,bu da zor olacak hissediyorum.(KOÇ tan aynı yere gelen bir kadınla aynı evi paylaşacağım!)
Döndüğümde hayat başka olacak. Kızkardeşlerim zorunlu hizmetleri yüzünden türkiyenin değişik yerlerinde olacaklar. Yani artık aynı evde yaşamayacağız ve evden giden ilk kişi benim. Bu şu anlamda garip. Benim hep düşe kalka ama bir o kadar da değerli bir iletişimim var onlarla. Garip anlatması da zor ama denersem eğer biraz,şöyle diyebilirim galiba,insana,bir şey yapmasa da huzur veren ve elini uzattığında dokunabileceğin uzaklıkta olan birinin olması başka bir şey! Bunu hissedemeyeceğim bir daha. Annemin hep bizim yanımızda olması da ayrı bir mutluluktu hep. Sabah çıktığımda, akşam geldiğimde koşulsuz şartsız bana bu kadar içten dokunan birinin olmayışı hayatın giderek daha zor olacağını hissettirmeye başladı şu kalan son bir kaç haftada. Sanırım giderek duygusallaşıyorum. Annesinden ayrıldığı için ağlayan çocuklara mı döndüm ne? Yok yok korkmayın ama bir insan biriyle bu kadar derin bir bağ kurmuşsa nereye giderse gitsin hep böyle sürecektir yalanına ne ben ne de bir başkası inanır! Kandırmayın kendinizi de beni de...
Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak evet, bunun farkındayım sadece. Paralamıyorum kendimi ama üzülüyorum be ne edem! Kimi bunu üniversite çağında yaşıyor işte kimi de benim gibi geç yaşlarda!
Bir dostum bir keresinde bana "biz kürtler ergenliğe geç gireriz" demişti. "Girdiğimizde de ağır gelir çok şey ve ağlanmayacak şeylere ağlanmayacak yaşlarda ağlar üzülürüz dertlerimize" demişti. Anlamamıştım pek neden böyle dediğini,sanırım anlıyorum,sen de anlıyor musun Ardıl?
Belki de en önemli kısımlarda,konuşmaktan en çok kaçmaya çalıştığım kısım yüzüme çarpmaya başlıyor. 4,5 senedir istikrarla sürdürdüğüm ilişkim. Böyle bir karar almamda en çok arkamda olan insanlardan biri olmasından kaynaklı olsa gerek hiç çok kaygılanmadım gitme zamanı bu kadar yaklaşana kadar! Ve yaklaşıyor zaman. Hafif hafif karşılıklı gerginliklerimiz başladı. Sanırım bu tip bir pratiği nasıl geliştireceğimizi ikimiz de bilemediğimizden acemiliğimizi açık ettik hemen. Zorlaşacak sanırım giderek. Gitme zamanı yaklaştıkça sanırım daha da zorlaşacak...
Hiç bavul hazırlamadım hala,sanırım hazırlamaktan kaçıyorum. Gitmekten hafif hafif çekinmeye başlıyorum. Ama neden çok mutluydum,ve ben kimsenin etkisi altında kalmadan mutluydum. Gitme fikrinin o heyecanı nerede? Neden herşeyin yerini o şeyin kaygısı alıyor? Halbuki kaybetmiyorum hiç bir şeyi sadece uzaklaşıyorum,çok uzaklaşıyorum,gitme zamanına da o kadar çok çabuk yaklaşıyorum...
Son hafta;
Uykusuzluklarım başladı. Bavulu hazırlamaktan artık kaçamıyorum. Annem açtı odama 2 bavul. Yavas yavas doldurmaya basladim. Sanirim bayagi yavasim annemden uyarilari da yemeye basladik. Yavaşlık kaçma dürtüsüyle eş burada sanırım. Gitmeyi çok istiyorum ama neden bu gerginlik?
Kızkardeşim kendisinde de amerikaya gitmeden(3 aylığına gitti) kendisinde de benzer gerginliklerin oldugunu söylemişti. Karın ağrılarım başladı gariptir. Herkes arıyor görüşelim diye. Herkesle toplu bir görüşme ayarladım aslında ama ona gelemeyenler ayrı ayrı görüşelim istiyorlar haklı olarak ama ben zamanı yönetemiyorum zaten kaçıyor bir de dışarda geçirirsem kendimi daha kötü hissederim diyerek son hafta herkesten af diledim. Zamanı yönetemiyorum zaten yönetmek mümkün de değil ki,geçiyor tutamıyorsun geliyor zaman..
Gökhan çok suskunlaştı,ben de öyle,neler oluyor ya? Bir araya geldiğimizde sessiz sessiz oturuyoruz. Özleyeceğimizi biliyoruz ve bir şey diyemiyoruz birbirimize. Yasaklı cümleleri kurmamaya çalışıyoruz. Biliyorduk bu zamanın geleceğini,sadece bekliyoruz öyle suskunca..
Karın ağrılarım sıklaşıyor, uykusuzluğum da cabası,rüyalarımda sürekli uçaktayım.Benim gibi uçak korkusu olan birine atlantik uçuşu yaptırmaları ne kadar sağlıklı ki acaba:)?Hatta pasifik kıyısına da uçacağımı düşünürsek bayağı bir uçacağım. Jetlag desen allahini anasini babasini yaşayacağım sanırım. Saat farkı 10.
Leyla ilaç veriyor bana habire,görüyor beni..
Son 2 gün;
Artık annem bana sevdiğim yemekleri yapmaya başladı. Çok güzel yemek kokuları yükseliyor evde. Çok üzülüyor annem belli. Bana nedense pek güveniyor. Sanki sürekli bütün çocukları içerisinde en ok bana güvendiğini ima edercesine laflar söylemeye çalışıyor. Biliyor çok çok uzağa gideceğimi...
Kaldırmam gerektiğini,istediğimde atlayıp gelemeyeceğimi..
Gökhan desen hep bir yanımda etrafımda olmaya çalışıyor,sevdiğimiz şeyleri yapmaya çalışıyor hep. Bazen de usulca susuyor yanımda. Çok şey söylüyor bana susarak..
Karın ağrım yüzünden annemin yemeklerini yiyemiyorum. Bazen oturamıyorum ağrımdan. Müsaade isteyip odama gidip uzanıyorum 15 dk lığına da olsa. Duramıyorum çünkü. Gökhan içerde,annem sevdiklerim içeride ama ben duramıyorum yanlarında. Hiç böyle olacağını hissetmemiştim bu işe girişirken. Neden ki? Ben bu kadar zayıf olduğumu falan da düşünmüyordum. Neden süreç böyle sonlanıyor? Neden ben bu kadar etkileniyorum bu gidişten böyle? Sanırım bunun nedenini LA'e vardığımda yazarsam daha verimli olacak..
Şimdilik sadece gidiş hikayem olsun bu.
İnsanlar bana mail atıyor mesaj yazıyor arıyor hiçbirine dönemiyorum da bu stresten.
Havaalanında;
O gece hiç uyumadım. Uçağım 6da sabah.
Ank-Ist-Londra-LA. TSİ saat gece 1 de oradayım.
Havaalanında gariptir rahatlamıştım artık. Evden çıkmak çok zor oldu ama havaalanı kısmı düşündüğüm kadar sıkıntılı geçmiyor. Ne zaman ki artık ayrılık vakti geldi işte o zaman bizim suskun kediler başladılar konuşmaya gözleriyle,Bana söyleyemediklerini artık ağlayarak söylemeye başladılar. Çok üzüldüm çok...
Yolculuk;
Tüm yolculuk boyunca rahattım. Ama sanki aklım alınmış gibiydim. Tek isteğim bir an önce varmak ve onları rahatlatmaktı. Kulağımda müzik vardı hep. Dostların bana yolladıkları müzikler...
Dinledim dinledikçe ağladım,sonra uyuyakaldım müziklerle uyandım müziklerle devam ettim,ara ara konuştum bizmkilerle geçişlerde. Sanırım uçak korkum da yalanmış. Ona da alışıyormus insan!
Kumru gibi uçtum. Kürtlerin kumru hikayeleri çoktur. Kumru keklik,kürtlerin sevdikleri kuşlardır...
Yolculukların kuşlarıdır,gurbetin..
Vardım ben LA deyim artık. Kokusu değişti hem havanın hem şehrin. Geldim artık. Daha da uzağa gidemezdim herhalde...
Kumrucuk "Qumrike"
Friday, 10 June 2011
Büyük Anadolu Yürüyüşü ve Sudaki Suretler
İlkin "Kervan" adıyla kimisi bir kişi kimisi üç beş kişi 40 gün boyunca Ankara'ya yürüyen o insanlar anlattılar. İşin garip tarafı her sözü alan öncelikle ve öncelikle hepimize çok dargın olduğunu söyledi. Toroslardan, Rize'den, Kastamonu'dan, Foça'dan, İzmir'den gelen ve tek tek konuşan herkes... Onları ne kadar desteksiz ve bir başına bıraktıklarımızı söyledi. Pervin Ana, o gün Açık Radyo'ya "Gelenler de kendilerini mutlu etmek için geldiler. Destek verecekler olsalardı başından beri bizim yanımızda yürürlerdi" dedi. Yürüyüşçülerin hepsi gelen bir avuç destekçiye yine de teşekkür etti de biri "Teşekkür etmek isterdim size burada ama..." dedi ve yere baktı, daha da konuşamadı.
"İnsanlar suya sabuna dokunmadan doğa korunsun istiyor. Böyle korunmaz doğa."
"Ben hazır tüketime alışık değilim. O paketli gıdalar, hazır ekmekler beni çok bunalttı. Ruhumu sıktı."
"Ateşi yakıp başında düşünmek lazım. O alev alev yanan çıngıların sesini dinlemek duymak lazım. O nerden geldiği belli olmayan o gazın başına oturup da içilen çayı bile tadı yok."
Yürüyüşçülerin üzüntüsünü ve kırgınlıklarını oraya gelenlerin azlığına vurup anladığımı sanıyordum, ama bana garip gelen kendi vadilerinde ve dağlarında verdikleri mücadeleyi anlatmadan, bize sadece ve sadece sitemlerini iletmeleriydi. Açıkcası, onların dedikleri ve demediklerine dair jeton bende dün "Sudaki Suretler" belgesel filmini izledikten sonra düştü.
"Şantiye kurduk. Onlardan evvel buraya yerleştik... Burası direniş yeri. Nöbet tutuluyor. Herkes sevdiği saydığı arkadaşlarıyla beraber. İyaşe kaynıyor. Sabah çayımızı, kahvaltımızı ederiz. Burada öyle bir tatlı sohbet oldu ki. İnsanlar birbirleriyle kaynaştı. Bunun nöbet şeyinin amacı aşağıya bildirmek. Aşağıda da işaret olarak davul çaldığı zaman herkes arabasına biner buraya toplanır. Bir gecede 2 bin kişi 3 bin kişi olduğu çok oldu."
Büyük Anadolu Yürüyüşü'nün haftasonu Gölbaşı toplanması tam bir moral bozukluğu ve yitip giden, böyle devam ederse de toptan gitmesi garanti, doğa ve derelere üzülmekle geçti. Belgesel film ise o gün gölbaşında gördüğümüz insanların (evet, filmdekilerden bir kaçı aynı zamanda Gölbaşı'na bizim de desteğimizi almak için yürümüş gelmiş yürüyüşçülerdi) kendi bölgelerinde nasıl bir "Kurtuluş Savaşı" verdiklerinin, kesinlikle abartmıyorum destansı bir anlatımıydı. Gece ve gündüz vardiyalarla ormanlarında, derelerinde ve vadilerinde devlet ve şirket "eşkıya"sına karşı nöbet tutan köylüler vardı. Onlar ki mahkeme kararlarına rağmen laf dinlemeyen müteahhitilere ve mühendislere en münasip dille karşılık verdiler. İşte o zaman bize o gün orada tam anlatamadıklarını (veya bizim kavrayamadığımızı) hem kendi dillerinden, yüreklerinden dinlemiş olduk; hem de taşlarla sopalarla direnişlerine kayıtlardan birebir şahit olduk.
"Çalışma yok bizde. Doğamız olduğu gibi duruyor. Bölgemiz olduğu gibi kaldı. Sahip çıktık, evimize suyumuza... 600 haneli 2 bin nüfuslu Sülekler köyü (Korkuteli-Antalya) tek yumruk oldu. 'Canımızı veririz, suyumuzu vermeyiz', dediler. Birliktelikle bu işi buraya getirdik..."
"Mutahit sanki burasıni bi harptan almış gibi, o gözle gördu. Yoldan geçerken selam bile vermedi. Çayumuzi eşti, kireç dökmüştü. Devamlı mahkemeyle, jandarmayla uğraştık... Zopa kullandık yani anlayacağan. Türkçesi..."
Hukukî açıdan anladık ki değiştirilen kanunlar, inşaaya zaman kazandırmak için binası ordan oraya taşınan adli birimler, her şey ama her şey daha büyük bir kıyımın ve doğa katlinin habercisi olacak. Bugün adına "hukuk" dediğimiz şey evrensel ve bir arada insani bir şekilde yaşamamız için konulmuş genel-geçer kurallar değil. Tamamen hükümetin mevcut konjonktürüne ve kendisine yakın-uzak şirketlerin işlerine devam etmesi için yazılıp bozulan bir yamalı bohça. Hukukun yakın vakitteki haliyle, gönüllü avukatların günde 4 saat uyuyarak "uygulanmayan" durdurma kararları aldırmışlardı. İşlerin hukuki süreci için zamanını veren 18 avukattan bir tanesi artık önümüzdeki bir sene içerisinde böyle kararların alınmasının bile mümkün olamayacağını ayan beyan anlattı. Bütün detaylarıyla, tam bir saat boyunca.
"Şirket sahibi açıklama yapmak istedi ama, 'Ben cebimi düşünürüm. Menfaatimi düşünürüm. Kimseyi düşünmem. Sizin suyunuz bitiyomuş mitiyomuş beni ırgalamaz. Ben cebimi düşünürüm.' dedi. Elini böyle cebine vura vura anlattı meydanda. Halk da dert etti. Kesinlikle olmaz dediler. Hatta dövceklerdi, ellerinden zor aldık. Gönderdik."
Bunun yanında,
1. Enerji konusunda donanımlı bir insan, köşeyazarı, araştırmacı Özgür Gürbüz
- Avrupa'nın nasıl nükleer işinden adım adım çekilmeye başladığını;
- Güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklar açısından Avrupa ülkelerinden kat-be-kat zengin olan Türkiye'nin, hükümetin yerli ve yabancı işletmecilere HES'ler, nükleer ve termik santral işletme/ kurma sözü ve teminatları yüzünden bunlara asla yanaşmadığını;
- Söylemde bile güneş, rüzgar ve jeotermali dilimize "alternatif" olarak sokup nükleere alternatif demeyenlere, "Sensin Alternatif!" dediğini anlattı.
"Aha yirmi tene, otuz tene böyle sopa yonttik. Sakliyruk. Hepisine... Gelene bi sopa. Bu suyi, hangi anasini avraduni satturmayun bana... Kimseye vermeyiz! Suyumuz na burdan akacak ha boyle. Anladunuz mi?!"2. Eski Ziraat Mühendisleri Odası başkanı ve CHP Ankara Milletvekili adayı Gökhan Günaydın tarım ve hayvancılığın geldiği, etrafmızdaki gıdanın pahalılığı ve lezzetsizliğinden anlayabileceğimiz, inanılmaz noktayı rakamlarla ve örneklerle anlattı. Gölbaşı'ndan değil ama ertesi gün bir kanalda anlattığı Kalecikli ve Karacabeyli iki köylüyle yaşadığı hadiseleri detaylarını hatırayabildiğim kadarıyla aktarayım:
- Kalecik'e bağlı bir köye gitmiş. Köy kahvesinde muhabbet edilirken kahvedekilerden biri mağrur bir şekilde, "Beyim bunların hepsi bu sene tarlalarını tapanlarını satmak zorunda kaldı. Ben ise hiç bir şeyimi kaybetmedim", demiş. O niye, diye sormuş bizimki cevabını da almış: "Tüm köyde bu sene tarlasına hiç bir şey ekmeyen bir ben varım. Boş bıraktım. Benim haricimde sulama, mazot, tohum masrafından ve verilen düşük fiyattan dolayı herkes zarar etti. Sonra hpsi kendi tarlalarını satmak zorunda kaldı."
- Karacabey'e bağlı bir köye gitmiş. Hayvancılık yapan bir köylü, "Ne zaman ahıra girsem hayvan bana ben hayvana, hasımmışız gibi ters ters bakışıyoruz. Düşük süt fiyatlarından maliyeti azaltmak için yemi ya çok az ya da en kötü olanından verebiliyorum. Bir mezbahaya götürüp versem ben ortada kalacağım için gönderemiyorum da. Birbirimizden nefret ederek yaşamak zorunda kalıyoruz."
"O nası geçer burdan. Geçemez asla. Valla da billahi de yakarım arabalarını!"3. Bartın Platformu'nun eşbaşkanı destek ve motivasyon adına Bartın'da kurulmaya çalışılan Termik Santrala yıllardır nasıl direndiklerini anlattı. Bunları anlatırken, memleketinin güzelliğini savunabilmiş ve onu üç-beş rantçıya kurban vermemiş bir adamın huzuru ve mutluluğu vardı yüzünde.

"Biz derelerumuzi verduk mi, burda daha hiç bi yeşulluk görmezuk. Bi ihtiyacumuzi göremezuk. Biz bu dereden geçiniyik. Odunumuzi, hayvanumuzi... Çayumuz var. Onunlan geçiniyik. Derede baluk tutayiriz, onu yiyeyiriz. Ne belieyim, okkadar bize lazum bir deremuz var ki... Belki de bombarduman ederdum onlar gelseler bi şeyler kursalar."
Günün sonunda, ülkenin kırsalında ve doğasında yaşanan katliamı anlamak için "şehirli" olmanın yettiğini anladım. Şehirlinin ne kadar bîhaberse köylü de o kadar bîçare aklıyor, bunu da anladım. Gölbaşında bize olan dargınlıklarına hak veriyorduk ama neden bu kadar üzgün ve umutsuz olduklarını tam kavrayamamıştım.
"Tek yolu var buranın. Girişi var çıkışı yok. Hem gatmayız, hem girdi mi çıkarmayız. Kadın olarak, köylü olarak. Hepimiz. Hücum."Herkese dargınlar. En başta yürümeyenlere, aynı davada olup da onları hükümetin bir aracı gibi gösterenlere, Pervin Ana'nın deyişiyle mürekkep yalamışlara, okumuşlara. Ben de o insanlardan biriyim. Ama bundan sonra, elimden gelenden daha fazlasını yapmaya da kararlıyım.
Wednesday, 25 May 2011
Göremediklerimizi görelim: Alizadeh, Khaladj ve Hamavayan
Saturday, 21 May 2011
İzmir günleri
