Showing posts with label Sırrı Süreyya Önder. Show all posts
Showing posts with label Sırrı Süreyya Önder. Show all posts

Tuesday, 1 March 2011

Mamak Cezaevi - Sen ağlama

Sırrı abimizin sesini ve parçayı aynı anda ve ardarda sık sık dinlerim. Ama bunu bi yere sabitlemezsem rahat edemiycem :)

Aynı anda başlatın derim. Hikaye aksın, müzik aksın. Elimden gelse Selo'nun araya girişlerini mute'liycem anasını satim. Ama Sırrı Abi'nin cevap verişlerindeki tonda ona da cevap var...

http://www.facebook.com/video/video.php?v=1290348019244


Wednesday, 15 December 2010

Hüzün ve Belanın Ülkesi



Ahmet Kaya’yı kaybedişimizin 10. yılı…

Çocuk denecek yaştaydım ve çok ürkmüştüm o sahneyle. Magazin Gazetecileri Derneğinin o gecesinde neden kimsenin Ahmet Kaya’ya sahip çıkmadığını bir türlü anlayamamıştım. O’nun o masada mağrur, gururlu oturuşunu hatırlıyorum. Hareketsiz çatalların önüne, arkasına düşüşüne sıfır tepki verdiğini…
Her şeyin bir bedeli olduğunu anlatmaya çalışır gibiydi aslında o zamanlardaki gururu. Şimdi şimdi anlaşılıyor ya, gülünç kalıyor havada uçuşan çatallar, onuncu yıl marşları,feryat figan vatan naraları...
Çatalların hepsi havada kaldı artık. Kürtçe ise devletin kanalında artık. Devlet kendi eliyle zamanında fişini kesti vatandaşının. Şimdi ise kendisi aynı fişi her gün kendine kesiyor göstermelik televizyon kanalı açarak, Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret ederek, anmasında bulunarak ve Kürtçeye saygılı ve ilgili(!) durarak ve en önemlisi Ahmet Kaya'nın aksine,bedelsiz kesiyor...
Devlet yaptığında mubah olan her şey vatandaşı yaptığında günah oluyor, hatta ölüm oluyor…

Ahmet Kaya’nın anma gecesi yapıldı 11 Aralık gecesi Lütfi Kırdar’da…
Gecenin açılış konuşmasını Sırrı Süreyya Önder’e, ehline vermişler. O’nu Sırrı Süreyya kadar özlü anlatacak adam az bulunacağından mütevellit, çok başarılı bir seçim olduğu kanaatindeyim. Geceye kimlerin katılacağını merakla bekliyordum. Siyasiler falan değil ha beklediğim. O gece çatal bıçak fırlatanlar da değil. Fırlatılmasına izin verenlerle benim asıl derdim. Orada,o gecede Türkiyeli kimliğiyle duran herkese ya lafım neyse en çokta sözde Kürt olarak orada olanlara. Hiçbiri yoktu gecede. Çünkü artık Ahmet Kaya’nın başlattığı karın ağrısının bir ilaca ihtiyacı olduğu gereksinimi gün gibi aşikar. Kürtlerin dillerini konuşmaya ihtiyacı olduğu gerçeği ise artık dillerde değil sadece, devletin de ecza dolabında. Artık onlar Ahmet K. Sayesinde Kürtçe türkü söyleyebiliyor evet, bir de üzerine söyleyebildikleri için daha fazla para kazanıyorlar. Hepsi fitil fitil çıksın bir yerlerinden hepsinin, o gece sesini çıkarmayanların, bana dokunmasınlar da deyip yaşayıp gidenlerin hepsinin Allah toptan müstehakını şeyetsin afedersiniz…

2009un başlarındaydı sanıyorum. Şivan Perwer’i Pusula’da izledik uzun zaman sonra. Hem Avrupalı Şivan’ı gördük sokaklarda yürürken, hem de hala şalvarıyla, puşisiyle alıştığımız Şivan’ı dinledik canlı canlı. Bilenler iyi bilir. Kürtler için Şivan’ın yeri hep başkadır. Bir ağıdı, sevgiliye özlemi, vatan hasretini, özgürlüğü, halepçeyi ve daha nicelerini ayrı ayrı hissederek dinleyebileceğiniz yegâne sestir Şivan bir Kürt için…
Önyargılarını bir kenara bırakmış her Türkiyeli içinse çok içli söyleyen bir halk ozanıdır…



O programa katılmadan bir süre önce TRT 6 in açılışına davet edilen Şivan, Türkiye’ye gelmeyi reddetti. Ben nedense hiç yadırgamadım. Kültür Bakanı sonra ve tekrar aynı çağrıyı yaptı: “Şivan Perwer nerede konser vermek isterse, buyursun gelsin. Bayram yapalım, halay çekelim, türkü söyleyelim. Türkiye'nin öfkeye, tartışmaya değil, barışa, bayrama ihtiyacı var. Şivan Perwer'in Türkiye'ye geleceği tarihi sabırsızlıkla bekliyorum. Mart ayında yapılacak Newroz kutlamaları için kendisine açık davette bulunuyorum.”

Şivan tekrar reddetti. Anlaması zor geliyor değil mi?
Yıllarca yasaklı kalmış, hakkında onlarca dava bulunan, tek suçu çalmak ve söylemek olan bir adama devlet kendi eliyle kapıları açıyor tekrar. Ve Şivan bir nevi barış talebini(!) reddediyor.

Şivan durumu açıklama ihtiyacı hissediyor;
“Güzel vatanımın bir karışını Avrupa’nın tamamına değişmem. Toprağımı çok özledim. Fakat bir gerçek var ki; Türkiye’de gereken bedeller hala ödenmedi. Türkiye, demokratik anlamda gereken olgunluğa, temel hak ve özgürlükler anlamında gerek seviyeye ulaşmadan, bütün sorunlarımız bitmiş gibi davranmak bizim gibi toplumda yeri olan insanlara yakışmaz.”

Bu açıklamanın aslında tercümesi şu; Ellerini sana dengesizce içten uzatmış devlet, yarın aynı şekilde sana elleriyle ateş eder, aynı hapisliği vatanında yaşarsın.Ve daha hiçbir şey değişmeden…

Ahmet Kaya bedeller ödenmeden bu ülkede, bir şeylerin değişmesini istedi. Ve bedelini kendi canıyla ödedi. Evet, değişen çok şey oldu. O günlerden bugünlere çok yol kat edildi. Evet, ama bu yolların tamamı çoktan kat edilmiş bir de üzerine başka yollar kat edilmiş olmalıydı şu zamana kadar. Ama ne yazık ki Türkiye hala bedeller ödüyor ve ödemeye devam edecek, etmeli…

Ta ki Şivan bu ülkede özgürce türkü söyleyene kadar…

Tanrı Şivan’ı Ahmet Kaya’yı koruyamadığının aksine korusun,

Amin…

Saturday, 30 October 2010

Ve Cumhuriyet Kutlanır...

Kendi yazılarımın bu blogda yayınlanması tabii ki benim de istediğim.
Paylaşmak ve paylaşarak artmak istiyorum!Bu da doğru..
Fakat bir yazıyı okuduktan sonra yüreğimin kıpırdandığını hissedip,bu önceliği Sırrı babaya bahşetmek de sanırım "hakkı sahibine vermek" olur..

İlk "Merhaba" yı Sırrı Süreyya Önder ile beraber verelim o vakit...

Bari kuşlara kıymayın efendiler!

"Bu ülkenin tarihi, büyük hayal kırıklıklarının tarihidir aslında. Cumhuriyeti milat olarak aldığınızda, devrim kendi çocuklarını yemekle başlamıştır işe.
Kurucu kadronun neredeyse yarısından fazlası telef olmuştur.
Birlikte Kurtuluş Savaşı verdiği Kürtleri yok saymış ve büyük acılar yaşatmıştır.
Varlık vergileri, çalışma kampları, kutsal varlıkların yağmalanması sıradan bir reflekse dönüşmüş; kendinden olmayan, bir gün bile güven duygusu içinde olamamıştır.
Başbakanını idam etmiş, fidan gibi gençlerini darağaçlarına göndermiş, yargısız infazlarda yok etmiştir.
Resmi olarak ölüm listeleri yayımlamış, yayımlamakla kalmayıp listedeki herkesi ölüm üçgenlerinde, sokak köşelerinde, evlerinden alarak, gözaltı merkezlerinden çıkararak canlarına kıymıştır.
‘Düşman’ icat etmeden idare edebilme kabiliyeti geliştirememiştir. Kendi yurttaşına bir gün bile güvenmemiştir.
Giyimine karışmış, inancına karışmış, fikrine karışmış, mezhebine laf etmiş, yoksulunu yok saymıştır.
Hiçbir üniversitesi dünyanın seçkin akademi listelerine girememiş ama yolsuzluk ve yoksulluk listelerinde ülke olarak hep üst sıralarda yer almıştır.
Karakol gidilecek yer mi düşülecek yer mi?
Dünyanın bütün dillerinde ‘gidilen’ bir yer olan polis karakolları, sadece bizde ‘düşülen’ bir yer olmuş, üzerine türküler yakılmıştır.
Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, “Gözaltındayken intihar etti” haberlerinin bir tekine şüphe duymadan inandınız mı?
Dünyada hiçbir ülke gösteremezsiniz ki hapishanelerinde bizdeki kadar aydın, sanatçı, bilim insanı, gazeteci ve politikacı ağırlamış olsun.
Baro başkanlığı yapmış, büyükelçilik yapmış insanlara, son günlerinde bir pasaportu çok gören bir cumhuriyetin vicdanı hür diyebilir misiniz?
Kapattığımız siyasi partiler, tarihte kurup batırdığımız devletlerden daha çoksa bu işte bir arıza var diye düşünmez mi insan?
Kurulduğu günden beri milli birlik ve beraberliğe muhtaç olunmayan bir gün bile geçirmemişsek bu cumhuriyetin sefasını ne zaman süreceğiz sizce?
Okul sayısından çok dershane olur mu?
Kime sorsanız ‘eğitim, güvenlik, sağlık ve yoksulluk’ olarak sıralar bu ülkenin dertlerini.
Nerede dert varsa çözümünü ekmeğe bağlamışsınız.
Eğitimi dershanelere, güvenliği koruculara ve özel güvenlikçilere, sağlığı tüccar hastanelere, yoksulluğu da inayet ve sadakaya teslim edince cumhuriyet mi olunuyor?
Ekonomisi bir sert yellenmeye bakan bu ülkede en çok kazananların bankalar olmasında hiç mi bir garabet yok?
‘Herkese eşit eğitim hakkı’nı programında yazmayan bir tek parti var mı?
Seçim meydanlarında bunu söyleyerek gerinmemiş bir lider hatırlıyor musunuz?
Bu sözü bir beze yazan öğrencilerin cezaevinde olduğunu söylediler mi size? O öğrencilere istenen cezanın 15 yıl olduğunu da duymadınız mı?
Fikri hür, irfanı hür nesilleri biraz uzun bekleyeceksiniz; Cumhuriyetin 100. yılı geldiğinde halen cezaevinde yatıyor olacaklar çünkü.
Ne yapabiliriz?
Bu yazıyı vakitlice okuduysanız eğer, valilik ve belediyeyi aramakla işe başlayabilirsiniz.
Kişi başına düşen milli gelirden payınıza düşen kısmını, havai fişeklerle heba etmelerini engelleyebilirsiniz. Bu yoksul halka bir de pespaye görgüsüzlüklerle zulüm etmelerinin önüne geçebilirsiniz. Zaten o fişekler masum kuşları öldürüyor.
İnsanların patır patır öldürülmelerine genellikle sessiz kaldınız; bari kuşlara olsun mani olabilirsiniz. Onlar sıcak yerlere göçüyorlar, cumhuriyetinize bir şey demediler ki."

Thursday, 30 September 2010

Nemrudun gızı yandırdı bizi

Gezimizin en büyük Rotamızı ve gördüğümüz yerlere ait detayları hatırlayalım dedim. Nemrut'tan Kahta çayıüstü Şeytan köprüsüne kadar Bedir amca neleri sallamış, neleri güzel aktarmış görelim. Gerçi, sanırım kendileri gezi boyu tanıştığımız insanlar arasında bildiklerini doğru aktaran, ve olur olmaz sallamayan bir iki kişiden biriydi :)