Friday, 10 June 2011

Büyük Anadolu Yürüyüşü ve Sudaki Suretler


5 Haziran 2011, Gölbaşı (Fotoğraf: Cemal Mutlu)

Geçen haftasonu Gölbaşı'nda bir avuçtuk. İlk geldiklerinde yürüyüşçüleri ordan oraya güderken polis çok kalabakmış. Haftasonu onlar da çok azdı. Polis bile umursamadı yani, ne geleni ne gideni. Artık durumu siz düşünün. Sabahtan gelmişlerin sayısı belliydi ya, bir umut işte. Öğlen için iki dev kazanda nohutlu bulgur pişirmişlerdi. "Biz" geleceğiz diye. Bir tencerenin çeyreğini bile yiyecek adam yoktu ortada. Ziyan oldu.

İlkin "Kervan" adıyla kimisi bir kişi kimisi üç beş kişi 40 gün boyunca Ankara'ya yürüyen o insanlar anlattılar. İşin garip tarafı her sözü alan öncelikle ve öncelikle hepimize çok dargın olduğunu söyledi. Toroslardan, Rize'den, Kastamonu'dan, Foça'dan, İzmir'den gelen ve tek tek konuşan herkes... Onları ne kadar desteksiz ve bir başına bıraktıklarımızı söyledi. Pervin Ana, o gün Açık Radyo'ya "Gelenler de kendilerini mutlu etmek için geldiler. Destek verecekler olsalardı başından beri bizim yanımızda yürürlerdi" dedi. Yürüyüşçülerin hepsi gelen bir avuç destekçiye yine de teşekkür etti de biri "Teşekkür etmek isterdim size burada ama..." dedi ve yere baktı, daha da konuşamadı.

"İnsanlar suya sabuna dokunmadan doğa korunsun istiyor. Böyle korunmaz doğa."
"Ben hazır tüketime alışık değilim. O paketli gıdalar, hazır ekmekler beni çok bunalttı. Ruhumu sıktı."
"Ateşi yakıp başında düşünmek lazım. O alev alev yanan çıngıların sesini dinlemek duymak lazım. O nerden geldiği belli olmayan o gazın başına oturup da içilen çayı bile tadı yok."


Yürüyüşçülerin üzüntüsünü ve kırgınlıklarını oraya gelenlerin azlığına vurup anladığımı sanıyordum, ama bana garip gelen kendi vadilerinde ve dağlarında verdikleri mücadeleyi anlatmadan, bize sadece ve sadece sitemlerini iletmeleriydi. Açıkcası, onların dedikleri ve demediklerine dair jeton bende dün "Sudaki Suretler" belgesel filmini izledikten sonra düştü.


"Şantiye kurduk. Onlardan evvel buraya yerleştik... Burası direniş yeri. Nöbet tutuluyor. Herkes sevdiği saydığı arkadaşlarıyla beraber. İyaşe kaynıyor. Sabah çayımızı, kahvaltımızı ederiz. Burada öyle bir tatlı sohbet oldu ki. İnsanlar birbirleriyle kaynaştı. Bunun nöbet şeyinin amacı aşağıya bildirmek. Aşağıda da işaret olarak davul çaldığı zaman herkes arabasına biner buraya toplanır. Bir gecede 2 bin kişi 3 bin kişi olduğu çok oldu."

Büyük Anadolu Yürüyüşü'nün haftasonu Gölbaşı toplanması tam bir moral bozukluğu ve yitip giden, böyle devam ederse de toptan gitmesi garanti, doğa ve derelere üzülmekle geçti. Belgesel film ise o gün gölbaşında gördüğümüz insanların (evet, filmdekilerden bir kaçı aynı zamanda Gölbaşı'na bizim de desteğimizi almak için yürümüş gelmiş yürüyüşçülerdi) kendi bölgelerinde nasıl bir "Kurtuluş Savaşı" verdiklerinin, kesinlikle abartmıyorum destansı bir anlatımıydı. Gece ve gündüz vardiyalarla ormanlarında, derelerinde ve vadilerinde devlet ve şirket "eşkıya"sına karşı nöbet tutan köylüler vardı. Onlar ki mahkeme kararlarına rağmen laf dinlemeyen müteahhitilere ve mühendislere en münasip dille karşılık verdiler. İşte o zaman bize o gün orada tam anlatamadıklarını (veya bizim kavrayamadığımızı) hem kendi dillerinden, yüreklerinden dinlemiş olduk; hem de taşlarla sopalarla direnişlerine kayıtlardan birebir şahit olduk.


"Çalışma yok bizde. Doğamız olduğu gibi duruyor. Bölgemiz olduğu gibi kaldı. Sahip çıktık, evimize suyumuza... 600 haneli 2 bin nüfuslu Sülekler köyü (Korkuteli-Antalya) tek yumruk oldu. 'Canımızı veririz, suyumuzu vermeyiz', dediler. Birliktelikle bu işi buraya getirdik..."

"Mutahit sanki burasıni bi harptan almış gibi, o gözle gördu. Yoldan geçerken selam bile vermedi. Çayumuzi eşti, kireç dökmüştü. Devamlı mahkemeyle, jandarmayla uğraştık... Zopa kullandık yani anlayacağan. Türkçesi..."

Hukukî açıdan anladık ki değiştirilen kanunlar, inşaaya zaman kazandırmak için binası ordan oraya taşınan adli birimler, her şey ama her şey daha büyük bir kıyımın ve doğa katlinin habercisi olacak. Bugün adına "hukuk" dediğimiz şey evrensel ve bir arada insani bir şekilde yaşamamız için konulmuş genel-geçer kurallar değil. Tamamen hükümetin mevcut konjonktürüne ve kendisine yakın-uzak şirketlerin işlerine devam etmesi için yazılıp bozulan bir yamalı bohça. Hukukun yakın vakitteki haliyle, gönüllü avukatların günde 4 saat uyuyarak "uygulanmayan" durdurma kararları aldırmışlardı. İşlerin hukuki süreci için zamanını veren 18 avukattan bir tanesi artık önümüzdeki bir sene içerisinde böyle kararların alınmasının bile mümkün olamayacağını ayan beyan anlattı. Bütün detaylarıyla, tam bir saat boyunca.

"Şirket sahibi açıklama yapmak istedi ama, 'Ben cebimi düşünürüm. Menfaatimi düşünürüm. Kimseyi düşünmem. Sizin suyunuz bitiyomuş mitiyomuş beni ırgalamaz. Ben cebimi düşünürüm.' dedi. Elini böyle cebine vura vura anlattı meydanda. Halk da dert etti. Kesinlikle olmaz dediler. Hatta dövceklerdi, ellerinden zor aldık. Gönderdik."

Bunun yanında,
1. Enerji konusunda donanımlı bir insan, köşeyazarı, araştırmacı Özgür Gürbüz

  • Avrupa'nın nasıl nükleer işinden adım adım çekilmeye başladığını;
  • Güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklar açısından Avrupa ülkelerinden kat-be-kat zengin olan Türkiye'nin, hükümetin yerli ve yabancı işletmecilere HES'ler, nükleer ve termik santral işletme/ kurma sözü ve teminatları yüzünden bunlara asla yanaşmadığını;
  • Söylemde bile güneş, rüzgar ve jeotermali dilimize "alternatif" olarak sokup nükleere alternatif demeyenlere, "Sensin Alternatif!" dediğini anlattı.
Özetle oradaki herkese bunu çok iyi aktarabildi. Kendisinin medyada yayımlattığı o güzel ve bilgilendirici yazılarını topluca incelemek için: http://ozgurgurbuz.blogspot.com/

"Aha yirmi tene, otuz tene böyle sopa yonttik. Sakliyruk. Hepisine... Gelene bi sopa. Bu suyi, hangi anasini avraduni satturmayun bana... Kimseye vermeyiz! Suyumuz na burdan akacak ha boyle. Anladunuz mi?!"

2. Eski Ziraat Mühendisleri Odası başkanı ve CHP Ankara Milletvekili adayı Gökhan Günaydın tarım ve hayvancılığın geldiği, etrafmızdaki gıdanın pahalılığı ve lezzetsizliğinden anlayabileceğimiz, inanılmaz noktayı rakamlarla ve örneklerle anlattı. Gölbaşı'ndan değil ama ertesi gün bir kanalda anlattığı Kalecikli ve Karacabeyli iki köylüyle yaşadığı hadiseleri detaylarını hatırayabildiğim kadarıyla aktarayım:
  • Kalecik'e bağlı bir köye gitmiş. Köy kahvesinde muhabbet edilirken kahvedekilerden biri mağrur bir şekilde, "Beyim bunların hepsi bu sene tarlalarını tapanlarını satmak zorunda kaldı. Ben ise hiç bir şeyimi kaybetmedim", demiş. O niye, diye sormuş bizimki cevabını da almış: "Tüm köyde bu sene tarlasına hiç bir şey ekmeyen bir ben varım. Boş bıraktım. Benim haricimde sulama, mazot, tohum masrafından ve verilen düşük fiyattan dolayı herkes zarar etti. Sonra hpsi kendi tarlalarını satmak zorunda kaldı."
  • Karacabey'e bağlı bir köye gitmiş. Hayvancılık yapan bir köylü, "Ne zaman ahıra girsem hayvan bana ben hayvana, hasımmışız gibi ters ters bakışıyoruz. Düşük süt fiyatlarından maliyeti azaltmak için yemi ya çok az ya da en kötü olanından verebiliyorum. Bir mezbahaya götürüp versem ben ortada kalacağım için gönderemiyorum da. Birbirimizden nefret ederek yaşamak zorunda kalıyoruz."

"O nası geçer burdan. Geçemez asla. Valla da billahi de yakarım arabalarını!"

3. Bartın Platformu'nun eşbaşkanı destek ve motivasyon adına Bartın'da kurulmaya çalışılan Termik Santrala yıllardır nasıl direndiklerini anlattı. Bunları anlatırken, memleketinin güzelliğini savunabilmiş ve onu üç-beş rantçıya kurban vermemiş bir adamın huzuru ve mutluluğu vardı yüzünde.

"Biz derelerumuzi verduk mi, burda daha hiç bi yeşulluk görmezuk. Bi ihtiyacumuzi göremezuk. Biz bu dereden geçiniyik. Odunumuzi, hayvanumuzi... Çayumuz var. Onunlan geçiniyik. Derede baluk tutayiriz, onu yiyeyiriz. Ne belieyim, okkadar bize lazum bir deremuz var ki... Belki de bombarduman ederdum onlar gelseler bi şeyler kursalar."

Günün sonunda, ülkenin kırsalında ve doğasında yaşanan katliamı anlamak için "şehirli" olmanın yettiğini anladım. Şehirlinin ne kadar bîhaberse köylü de o kadar bîçare aklıyor, bunu da anladım. Gölbaşında bize olan dargınlıklarına hak veriyorduk ama neden bu kadar üzgün ve umutsuz olduklarını tam kavrayamamıştım.

"Tek yolu var buranın. Girişi var çıkışı yok. Hem gatmayız, hem girdi mi çıkarmayız. Kadın olarak, köylü olarak. Hepimiz. Hücum."

Herkese dargınlar. En başta yürümeyenlere, aynı davada olup da onları hükümetin bir aracı gibi gösterenlere, Pervin Ana'nın deyişiyle mürekkep yalamışlara, okumuşlara. Ben de o insanlardan biriyim. Ama bundan sonra, elimden gelenden daha fazlasını yapmaya da kararlıyım.

Wednesday, 25 May 2011

Saturday, 21 May 2011

İzmir günleri


Çağrı, güzel sesle yapılırsa şayet gidip varmamak ayıp olmaz mı?
Hatice ile Çarşamba akşamı yemek yerken Hacı Cevat Başcı Camii'nden bir hicaz ezan dinledik. Müezzinin entonasyonunu, sesindeki tınıyı ve improvizasyonlarını pek beğendim. Son tekbirden önce hüseyni bemol arıza beni benden aldı, yeminlen. Hemi de huzurlandım, zira bir yandan da gün batıyordu. Biten gün gibi, sonlanan hayatın hüznünü hissediyorum hep akşamları. Belki de çalışmak veya bir şeyler yapmak isteğinin akşamları bastırması bundan bende. Bu amca ilk gün de "Sabâ"nın seherinde uyandırdı. O da bağırtısıyla değil, icrasıyla beni uykudan uyandıracak kadar etkileyiciydi. Eyvallah müezzin dayı, işini güzel yapan adamlardanmışsın v'esselam.

Ege Üniversitesi Botanik Bahçesive Herbaryum Uygulama ve Araştırma Merkezi
Allah Allah! Açılın, güççük dağları yaratan araştırma merkezi geliyor. Bu uzun isme aldanmamak lazım, işlevine bakalım: İstanbul dışında tek olan nu botanik parkımız aynı zamanda üniversiteye bağlı bir araşırma merkeziymiş. Özetle, İzmir'e dair diğer tecrübelerimdeki gibi tam bir fiyaskoydu.

Öncesinde bir söyleşi ve bir tanıtım yazısı okudum. Söyleşide merkezin yöneticisi prof, buranın İzmir'de mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri olduğunu söylüyordu. Lakin bırakın, turisti veya İzmirliyi, kampüste sora sora ilerlerken bir allahın kulu (öğrenci ve personel), botaniğin nerede olduğunu bilmiyordu. Kaldı ki, ziyaret saatlerini ve 19 Mayıs günü açık saatlerini öğrenmek için aradığımızda buranın sadece ve sadece mesai saatlerinde açık olduğunu öğrendik. Yani, sayın porofisör burayı herkes görmeli diyor ama haftasonları ve milli/dini bayramlarda tek, çift veya ailecek gelip gezemiyorsunuz. Başta epey sinirlenmiştim, ama sonra hak verdim. Bence mümkün olduğunca az insan zahmet edip bu hayal kırıklığına gark olmalı.

Tanıtımda sanki cennet bahçesinden bahsediliyor: seralar, açık alanlar, havuzlar, mikroiklimsel alanlar, iki katlı bir koleksiyon merkezi olan herbaryum binası, vs. Gidince gördük ki yabani otlarını bile yolmadıkları bakımsız bir bahçe burası.

"Sözde" botanik bahçesinden bir fotoğraf. Tanıtım fotoğraflarından epey farklı. Otların arasından türleri seçebilene benden çikolatlan püskevit.

Herbaryum binasına girmek istediğimizde dışarıda sigara eşliğinde laklak ederek görevlerini layıkıyla yerine getiren memurlar bize içeride bir şey olmadığını söylediler. Peki dedik, üstelemedik.

Günahını almayalım, merkezin en büyük işlevi fidancılık. Fesleğen, kadife çiçeği, aslanağzı, sardunya, meyve fidanları falan yapmışlar satıyorlar. Ya da, üniversitenin memurlarına dağıtıyorlardır herhalde. Keşke bu kadar kallavi bi isim koymasalarmış, EÜ fidancılık dairesi deselermiş, biz de ona göre gelirdik ya da gelmezdik.

Zorla Şizofreniye itilen bir kedi: Mario, yok yok Erik, Ceviz miydi lan yoksa?
Hatice sokaktan bir sevimli kedi aparmış. Henüz iki aylık. Salak bişey, boş boş bakıyor yüzümüze. Uyumadığı zamanlar cırmıklıyor, ısırıyor ve bulabildiği en yüksek yere çıkıp kafamızın üstüne atlıyor. Ben gelemem öyle şeylere. Kızdım, dövdüm, sövdüm, hırlayarak korkuttum (böyle yapınca çok pis götü atıyor, kaçacak delik arıyor), odaya kapadım. Bana mısın demiyor, hiç bir sefer "yaw ben bu adamı bildim, bir daha yaparsam götüme tekmeyi yerim" demiyor. Aksiyona giriyor, akabinde yine göte tekmeyi yiyor. Çok pis ısırıyor. Fakat tüm hiperaktivitesine rağmen, Neşet Ertaş dinleyince bi efendi oluyor, bi ağırbaşlık geliyor. "Anam ağlar baş ucumda oturur" dinledik demin. Bi sakinleşti bu. Hüzünlendi, eski çöplüklere bi gitti geldi sanırım.

Kediyi de anlamak lazım sanırım. Zira, Hatice her gün kediye başka bir isim veriyor: sırasıyla şıllık (vetirenere götürene kadar kediyi dişi sanırken), mario, erik, ceviz, pislik, ısırgan falan dedi. Fakat ona göre seslenecen, gidecek gelecek sonuçta hayvan. Kendi gibi bi sahibi var, Allah birbirlerine sabırlar versin :)

İzmir'in kitap ve kitapçıyla imtihanı
Napoleon, Londra'ya gittiğinde izlenimlerini sormuşlar, "L'Angleterre est une nation de boutiquiers (English is a nation of shopkeepers)" demiş. Rahmetli aşağılamış tabi bir milleti, ülkeyi ve şehri. Benim de, bundan mülhem, haklı bir şekilde İzmir için şunu diyesim geliyor nicedir: "İzmir is a city of shops and shopkeepers". Bu şehrin mimarisinde ve yapısında estetiğe dair çok az şey var. Peki aslında ne var? Sahilden başlayarak yokuş ve düz dinlemeden dikilmiş beton apartmanlar var. İlginçtir, en uzun apartmanlar denize en yakın yerde dikili. Tabi ki bu apartmanların altları da sıra sıra dükkanlardan oluşuyor: Dönerciler, büfeciler, mağazalar, kebapçılar, bakkallar, pideciler, manavlar ve türevleri.

Benim gözlemim şu ki bu şehir ve ve halkı, Türk halkının tipik dünya bakış açısıyla, emaneten yaşıyor. Güzel, estetik, iç açıcı bir şehirde yaşamak; bunu çocuklarına ve yeni jenerasyonlara hediye etmek insanları ilgilendirmiyor. 9 Eylül 1922'de Kahpe Yunanlıları denize döktükten ve dört gün sonra çıkan büyük İzmir yangınından beri bir savaş koşulları ortamı yaşamamasına rağmen, şehrin merkezi sanırsınız savaştan yeni çıkmış. Yıkık ve metruk yalılar, kiliseler, taş ve ahşap eski binalar ile beton apartmanlar ve dükkanlar yanyana ve dip dibe.

Bu saydığım dükkanlar içinde kitapçı bulmak merkez dışında kesinlikle mümkün değil. Googlemaps'ten bulduğum kitabevlerinin de yerinde yeller esiyor. Hatice'ye Ece Temelkuran'ın İkinci Yarısı adındaki son kitabını almak için ve kendime İzmir'de sadece bir kitabevinde bulunabilen Sinek Sekiz yayınevinin kitaplarını almak için dışarı çıktım. Meğersem adeta su bulmak için kendimi çöle atmışım. Meğer modernliği, okumuşluğu, yüzünü batıya dönmüşlüğüyle övünen İzmir, doğuştan aydınlanmış bir kent olmalı. Zira etrafta çok seyrek olarak kitapçı, kütüphane falan bulunabiliyor, onlar da sadece merkezde. Son yıllarda zincirleşmiş D&R gibi yerler dışında yılların kitabevi görünümündeki kitapçılara da rastlamadım.


Bir yer buldum, onda benim kitaptan kalmadığını öğrendim. Sonra güç bela bir NT olduğunu duydum. Oraya yürüdüm, çölde vahayı aramaya koyuldum. Kitapçının yerini bile etraftaki pideciye göre tarif ettiler bana, gene bir sinir oldum. Yürürken kitapçıyı soruyorum, erotikşop soruyomuşum gibi yüzüme şaşkınlıkla bakanlara filanca pideci nerede diye sorunca, "ha şurdan devam et" komutu geliveriyor. NT'yi buldum sonunda, bulmaz olaydım. Ece'nin kitabını sormadan evvel kendim dolanayım dedim, girişte dükkanın çalışan bıyığındaki bâdemité oranı enteresandı ve NT gibi zincir bir kırtasiye-kitap mağazınsa ilk defa bu kadar zengin bir sekşınlandırmaya şahit oldum. Kuran, Said-i Nursi, Fethullah Gülen hoca, Efendimiz (S.A.V.), tarih ve siyaset bölümlerinden müteşekkil bir kitaplığı vardı. Son ikisi de tahmin edileceği gibi diğer üçü ışığında hazırlanmış tarih ve siyaset kitapları, yani bir farkı yok tabi aslında. Fakat, bilhassa Efendimiz isimlendirmeli sekşını enteresan geldi.

O kadar yol yürümenin verdiği bıkkınlıkla, yine de pes etmiyim yiğitliğe krem sürdürmeyeyim istedim ve "Ece Temelkuran'ın son kitabı bulunur mu?" diye sordum. Daha evvel başka yerlere "İkinci Yarısı" diye sormuştum ve kim? nesi? gibi tepkiler almıştım. Düz sorayım dedim. Görevli bana Kur'an (hamzalı telaffuzuyla) ve alakalı diğer kitapların bölümünü gösterdi. Eyvallah, dedim çıktım. Asıl çıkışta pes ettim, korum kitabın da yayınevinin de götüne diyerek, yollarda dolaylı adres sorma maksatlı da olsa ismini sayıklayıp durduğum pidecide gittim bir kıymalı-ayran götürdüm, kendime geldim.

Tuesday, 17 May 2011

Ortaya karışık bir gün

Meğersem, Uçan Süpürge Kadın Film Festçiler ilk defa üniversitelerde de söyleşiler ve film gösterimleri yapıyormuş bu sene. Ben de bir arkadaşın tavsiyesi üzerine Die Freseuse filmine gittim ve beğendim.


Film Berlin'de geçiyor ama turistik mekanlarda değil. Göçmenlerin ve devletten yardım alan işsizlerin ve fakirlerin yaşadığı şehrin dışındaki dev apartmanlarda. Özetle, 150 kiloluk kuaför bir teyze Avrupaî sıkıcılığındaki bireysel ve "yalnız" yaşamını, küçük hedefler koyarak aşmaya çalışıyor. Bu arayışlar sırasında bir takım tesadüfler sonucu hayatı dibe batıyor. Ama eşinden boşanmış, sabahları yataktan kendi başına kalkamayacak kadar obeziteden muzdarip, kızıyla ilişkileri sorunlu, işsiz bu tatlı kadın Alman toplumunda tatmadığı sıcaklığı tesadüfen ve mecburen tanıştığı Vietnamlı göçmenlerde, ve kendini ayakta tutmak için giriştiği kuaför açma işinde buluyor. Umutlu bir film, tavsiye ederim.




ODTÜ gerçekten çok güzel bir halde şu sıralar. Çok da sakindi, güneş batıyordu filmden çıktığımda. Ağaçlar en tatlı halinde şimdi. Yol kenarlarındaki kestanelerin yaprakları tam boy, tepelerinden beyaz ibikleri yükseliyor. Tepeden bakıldığında birer biblo gibiler, sanırsınız güzün kafamıza at kestanesi yağdıran bunlar değildi. Çamlar bildiğimiz gibi, Kemal Kurdaş'ı bile gömdüler hala bi türlü büyümüyorlar.

Betonarme Ankara'nın içinde bir vaha. Tek sorun var, çiçekli ağaç çok az kampüste hala. Komplo teorisi geliştiresi geliyor insanın. Acaba öğrenciler bahara kendini kaptırıp mavinin, sarının, morun her tonunun içinde gele gide divane olmasınlar diye mi yok okulda morlu-beyazlı fundalar, pembe çiçekli vişneler, mor salkımlar?

Fizik'in önünden yürüdüm bölüme gittim. Çatı kantininden kötü kalite yemek kokusu geliyordu gene. Oldum olası sevmedim o mekanı zaten. Orayı hızlı geçtim. Bölümün akşamki izbeliği, karanlıkta içeriden hissettirdiği metruk fabrika ürküntüsü aynı. Ama ÇSden ve çatıdan gözüken manzarası hala nefes kesici. Bölümün sakinliğine bayıldım.

Tuesday, 26 April 2011

Bir Kardeş Türküler konserinin daha ardından

Gitmekten sıkılmaya başladığımız klasik konserlerimiz var, ve bunlar gayet kaliteliler. Tek problemleri bol tekrarlı olmaları. Erkan-İsmail konserleri, Kardeş Türküler, Ankara'dakiler için Bengi konserleri en bilindiklerden. İlki hariç diğerleri zaman zaman işin içine temalar da katıyor.

Bu seferki de temalı sayılabilecek bir KT albüm tanıtım konseriydi. Bir halkevleri organizasyonu klasiği olarak 45 dakika geç başladı. En ders alınması gereken şey ise 5,000 (yazıyla beş bin) kişilik bilet bastıkları konserde koltuk numarası "zahmet"ine girilmemesiydi. Geç başlayan konserin üstüne bir de koltuk kapma izdihamında umarm canı yanan, yaralanan olmamıştır zira bi ara kapıdaki darboğazdan çığlıklar geliyordu. İlk bölüm 1.5 kadar saat sürüp yeni albümdeki parçalardan ibaretti, ikinci bölüm ise eski parçaların bir karmasından oluşuyordu. Klasik KT konserlerinden öte diyebilirim ki: İyi ki varsın Arto.


KT'nin tarzının fazlasıyla oturmuş olmasından muzdarip aranjmansal olarak bir değişim hedeflendiğini etrafta bir takım röportajlarında belirtmişlerdi. Arto da KT'nin dünya pazarına açılması için bunun iyi bi başlangıç olması yönünde çalıştığını ve dilediğini söylemişti.

Aşağıda, Açık Radyo Şenliğinde Fehmiye ve Feryal'in sunduğu 40 dakikalık bir program var. Bir ay önce yayınlanmış olmasına rağmen tamamen yeni çıkan albüme ayrılmış bir söyleşi. Albümü dinlemekten daha öte bir etki yaratıyor. Konserin tamamlayıcısı gibi olmuş, tavsiye ederim. Açıklamalar, parçalar hakkında yorumlar, albümün çıkış sürecine dair konuşmalar çok güzel. Fehmiye'nin geçen sene Gayda adında programı varmış Açık Radyo'da, Feryal'in de bi süre kendi programı vardı. Çok profesyonel bir program sunmuşlar, dinlemesi keyifli.


Konsere ait, ama söyleşide bulunamayacak şeylerden bahsedeyim.
  • Roman bir kız çocuğunun ninesiyle Sulukule'de hayata tutunmasını anlatan Nazar parçasının girişindeki "Nane Şeker" gazeli sırasında elinde sepetlerle Fehmiye, Vedat ve Feryal seyircilerin üzerine şeker serptiler. Çok 'şeker' de bir andı. Yanımızdaki bir çocuk "keşke bi daha dağıtsalar" dedi annesine, parça bitmek üzereyken.
  • BGST dansçıları, daha ziyade genç kadro ile, oradalardı ve çok başarılıydılar. Gene klasik 9/8 roman dansları, semah-zikir ve halayların yanında yeni YoYo parçasının dansını beğendim. Filistinli çocukları anlatan parçada babasının getirdiği gece parlayan YoYo ile oynayan çocukların dansı vardı başta, sonrasında o YoYolar zulme ve işgale karşı atılan taşlara dönüştü.
  • Arto alttaki şişe şovuna başladıktan sonra sahnenin merdivenine sotelenmiş iki tatlı kızı gördü. Onlara yaklaşırken bunlar farketti, tavşan yavruları gibi kaçışıverdiler. Arto da takibe başladı, sonra fareli köyün kavalcısı gibi şişeyi çalarak yürümeye başladı ve tüm çocuklar arkasına takıldı. Hepsini usul usul sahneye çıkardı böyle peşinde yürüterek. Çocuklar hepimize el sallayıp sahneden indiler. Sevimli ve spontan bir sahneydi.
  • Son olarak Arto'nun sade ve çocuksu konuşmalarındaki gibi bu sefer "insanı sev, doğayı koru, kuzuyu öp" tadında doğaçlaması vardı ki bence çok orijinal ve kendini dinleten bir tarzdı.
İşte böyle, güzel bir konserdi özetle. Özlemişim.

Sunday, 24 April 2011

Adıyaman, hâli yaman

Adıyaman'la ilgili bildiklerimizi, anılarımızı tazelemenin daim bir fırsatı oluyor. Hiç bir şey değil, sadece yeniden gitme hissi uyandırıyor...

Kommagene Uygarlığı yeniden canlanır mı?

JALE ÖZGENTÜRK

24/04/2011

40 bin yıllık tarihe sahip Adıyaman, turizm hamlesi başlatıyor. Hedef, 40 bine kadar düşen turist sayısını 1.5 milyona çıkarmak.


40 bin yıllık bir tarihin üzerine kurulmuş. Envanteri çıkarılmış 80 arkeolojik esere, 15 doğal sit alanına, Perre Antik Kenti, Nemrut gibi büyük değerlere sahip. Türkiye’de çıkarılan petrolün yüzde 60’ına tekabül eden 11 milyon varil petrol buradan geliyor. Ancak gelişmişlik endeksine göre Türkiye’nin 81 ili içinde ancak 78’inci sırada yer alıyor. İşsizlik oranı da yüzde 12.8 ile ortalamanın üzerinde... İş yok, yatırım yok, sanayi yok. Memurlar kentin en zenginleri sayılıyor. 225 metrekare evin kirası ise 450TL.
Kommagene Krallığı toprakları üzerinde yoksulluğu bu kadar derin yaşayan kent; Adıyaman. Komşuları Diyarbakır, Gaziantep, Şanlıurfa, Malatya ile karşılaştırılamayacak kadar geri kalmış.
Tek şansı olan turizmde ise hem bölgenin güvenlik sorunları hem de yatırımsızlık yüzünden başarılı olamamış. Bölgeye 1990’lı yıllarda 300 bin turist gelirken, bu sayı bugün 40 bini zor buluyor.
200 bin nüfuslu Adıyaman’da ekonomik kriz esnafı teğet geçmemiş, esnaf dükkân kirasını dahi ödeyemez hale gelmiş. Bu kısır- döngüden kurtulmak isteyen Adıyaman’da Belediye Başkanı Necip Büyükaslan, ‘ciddi bir turizm hamlesi’ başlatmak üzere hafta sonu turizm sektörünün temsilcilerini ve gazetecileri Adıyaman’a davet etti.

‘18 bin destinasyon var, fark önemli’
Başkan’ın 2020 yılı için Adıyaman’a çekmeyi hedeflediği turist sayısı 1.5 milyon. Ancak henüz bu hedeflere ulaşmanın yol haritası yok. Yıllardır Malatya ile Nemrut kavgası yapılan kentte bir turizm ruhu yok. Panellerde nasıl bir yol izlenmesi tartışıldı. Dünyanın en önemli seyahat zincirleri Thomas Cook ve TUI’nin temsilcileri önerilerini sıraladı. TUI temsilcisi Hüseyin Baraner’in “Dünyada 18 bin destinasyon turiste ‘Ben farklıyım bana gel’ diyor. Adıyaman’ın farklılığı ne olacak? Çok ciddi bir stratejik plan lazım” sözleri, bu konuda adım atmak isteyen tüm kentler için önemli.
Baraner, turistin artık yatak değil otantik yaşamlar peşinde olduğunu söylüyor ve “İhtiyaçlar iyi tespit edilmeli. Artık beş yıldızlı değil butik oteller önemli. 15 euro yerine Kapadokya modeliyle 300 dolarlık oda satmak mümkün” diyor. Baraner’in örnek verdiği Nemrut Dağı’nın altındaki Euphfırat Oteli ise bunun canlı kanıtı. Nemrut’un eteğindeki bu tek otel yenileniyor. 52 odalı otelde oda fiyatları bugün 52 euro iken, yenilenen odalar 100 euro olacak.
Adıyaman’da iki günde Nemrut’tan Cendere Köprüsü’ne, Arsemia’dan Karakuş Tümülüsü’ne kadar mutheşem bir tarih ve doğaya tanık olduk. Bu büyük potansiyelin kullanılamamasına hayıflandık, üzüldük.
Yoksulluk ve işsizlikle boğuşan bölge, bir elmasın üzerinde oturuyor ama hiçbir adım atılmıyor. Tek çözüm var bölgede kalıcı bir barış...


Anemon otel yapacak
Ege Bölgesi’nden doğan otel zincirlerinden Anemon Otel’in temsilcisi Eşref Dinçer de panel için Adıyaman’daydı. 15 otele sahip zincirin Anadolu’da yatırımlara başladığını anlattı. 2023’te 50 otele ulaşma hedefinde olan Anemon, Nemrut turizmi için 60 odalı bir otel yatırımına karar vermiş. Ancak Adıyamanlılara kötü bir haber var:Yatırım Malatya tarafına yapılacak.

Otobüs fiyatı uçağı geçti
Seyahat acentesi sahipleri doğu turlarının son yıllardaki en büyük engelini artan mazot fiyatları olarak belirtiyor. Bölgede otobüs ücretlerinin uçak fiyatlarını geçtiğini söyleyen turizmciler, “Ulaşım maliyetlerini izah edemiyoruz. Turizme destek verilecekse bu konuda verilmeli. Gemilere mazot desteği veriliyor” diyor.

Friday, 8 April 2011

Yaklaşım farkı


Dün Edinburgh Kalesinin kaya oturtulmuş eteğinin çevresinde dağcılar vardı. Ben tırmanış alıştırması sanmıştım. Meğersem en aşağıya dev plakalar sermişler, milletin başına taşlar yağmasın diye yerinden oynamaya meyilli kaya pinçiklerini döküyorlarmış.

Bugünse aşağıdaki video'ya denk geldim. Gözlüklü amcayı hatırladınız mı? Bize kahvaltı vermişti hani. Peynirleri güzeldi allah için. Fakat, "Kilise falan olsaydı çoktan yapmışlardı. Müslüman kalesi olduğu için yapmıyorlar." şeklinde gerizekalıca yorumlar yapıyor.

http://video.ntvmsnbc.com/tarihi-kale-yikiliyor.html