Friday, 28 January 2011

Gay temali bir İskoç kartpostalının Diyarbakır'da yaratabileceği şeyler üzerine

Nicedir asker ağa Cem'e kartpostal göndermek istiyorum. Fakat turizminden başka bir yatırımı olmayan ve bunu William Wallace'tan İskoç davarına kadar eldekileri allayıp pullayıp dibine kadar pazarlayan Edinburgh'da bir münasip kart bulamadım.

Aslında göndermek istediğim elbette ki, "ben burdayım, sen askerdesin" kartı değil. Tam tersi amacım bir ritüeli yaşatmaya devam etmek. Buralarda Sibel Can kartpostalı bulamayacağıma göre en azından bir Kim Kardashian ya da Cheryl Cole göndereyim istedim. Hani, bizdeki tursitik rezaletlerden ve sadece bir tanesidir: göt arasına mayosu kaç(ırıl)mış, veya anadan üryan plajda serilen güzelim kızceğizler olur. Bunlar bir kenara, en azından askerlik şubesinden geçip Cem'in eline ulaşabilecek bir karta bakındım. Dikkatle turistik dükkanlarda bu tip kartlar aranırken daha önce dikkatimi çekmeyen başka bir şeyin farkına vardım.

İçinde İskoç davarının bulunduğu binlerce kartpostal varken, kadın olan bir tane bile yok!İngiltere'de kadın ficudunun istismarına duyulan derin tepki ve hassasiyetten mi dersiniz? Elbetteki hayır, tam tersi burada işin içinde kadın olmadan işler yürümüyor. Fakat, onun yerine edeleli ve üstünde bi don veya etek bulunan, ya da bişey bulunmayan erkekler ve bunların bireysel veya önlü arkalı şekilde poz verdiği kartlar mevcut. Tabii Türkiye'de ve bir çok muhafazakar Avrupa ve doğu ülkelesinde böyle kartların satışı biraz kasabilir. Sanırım İskoçlar bu açık pazarı değerlendiriyorlar.

Amma ve lakin bu durum beni başka bir düşünceye de daldırdı çıkarttı. Neden arkadaşları bir askere Sibel Can vb. içerikli kartpostal gönderir? Müzikal hayranlığını bir kenara koyarsak bence bu durum kısıtlı imkanlar ve kontroller dahilinde ülke insanının pratik bir çözümünü işaret ediyor. Şimdi efendim, eğri oturalım doğru konşalım. Askerin belli ihtiyaçları var, o abazan ortamda 3 olan libido birbirlerine verilen gaz ilen 5 oluyor, 7 oluyor. Neşriyat sokmak da yasak olduğuna göre. Birinin asker arkadaşına yapabileceği en büyük kıyak o neşriyata yakın bir fotoğraf göndermek olabilir. Fakat, zinhar açıkta bir yeri varsa hayatta askerin eline geçmez. Bu durumda, askerin her kıvrımını bildiği bir ficud hatırlatılmalı fakat bu düşünceyi de tetiklerken kesinlikle âdab sınırları içinde ve kışla sınırlarından içeriye girebilecek bir şey olmalı. Buna biçilmiş kaftan, dansözlerin şahı, "Balık eti" kavramının model kişisi Sibel Can olmayacak da ben mi olacam.

Durum Sibel Can'la özdeşmiş ve hatta gelenekselleşmişse öyle bir şey gönderebilsem güzel olacaktı. Ben bişey bulamadım. Gay kartı gönderirsem ve o kart bi ihtimal içeri girerse sanırım o zaman Cem'in başını yakarım ya da kısmetini arttırırım bilemiyorum.

Sanırım alttakini ya da başka bir "fikren fenteziye açık şeklen dar kadrajlı" kartpostal arayışımı sürdüreceğim.

Wednesday, 15 December 2010

Hüzün ve Belanın Ülkesi



Ahmet Kaya’yı kaybedişimizin 10. yılı…

Çocuk denecek yaştaydım ve çok ürkmüştüm o sahneyle. Magazin Gazetecileri Derneğinin o gecesinde neden kimsenin Ahmet Kaya’ya sahip çıkmadığını bir türlü anlayamamıştım. O’nun o masada mağrur, gururlu oturuşunu hatırlıyorum. Hareketsiz çatalların önüne, arkasına düşüşüne sıfır tepki verdiğini…
Her şeyin bir bedeli olduğunu anlatmaya çalışır gibiydi aslında o zamanlardaki gururu. Şimdi şimdi anlaşılıyor ya, gülünç kalıyor havada uçuşan çatallar, onuncu yıl marşları,feryat figan vatan naraları...
Çatalların hepsi havada kaldı artık. Kürtçe ise devletin kanalında artık. Devlet kendi eliyle zamanında fişini kesti vatandaşının. Şimdi ise kendisi aynı fişi her gün kendine kesiyor göstermelik televizyon kanalı açarak, Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret ederek, anmasında bulunarak ve Kürtçeye saygılı ve ilgili(!) durarak ve en önemlisi Ahmet Kaya'nın aksine,bedelsiz kesiyor...
Devlet yaptığında mubah olan her şey vatandaşı yaptığında günah oluyor, hatta ölüm oluyor…

Ahmet Kaya’nın anma gecesi yapıldı 11 Aralık gecesi Lütfi Kırdar’da…
Gecenin açılış konuşmasını Sırrı Süreyya Önder’e, ehline vermişler. O’nu Sırrı Süreyya kadar özlü anlatacak adam az bulunacağından mütevellit, çok başarılı bir seçim olduğu kanaatindeyim. Geceye kimlerin katılacağını merakla bekliyordum. Siyasiler falan değil ha beklediğim. O gece çatal bıçak fırlatanlar da değil. Fırlatılmasına izin verenlerle benim asıl derdim. Orada,o gecede Türkiyeli kimliğiyle duran herkese ya lafım neyse en çokta sözde Kürt olarak orada olanlara. Hiçbiri yoktu gecede. Çünkü artık Ahmet Kaya’nın başlattığı karın ağrısının bir ilaca ihtiyacı olduğu gereksinimi gün gibi aşikar. Kürtlerin dillerini konuşmaya ihtiyacı olduğu gerçeği ise artık dillerde değil sadece, devletin de ecza dolabında. Artık onlar Ahmet K. Sayesinde Kürtçe türkü söyleyebiliyor evet, bir de üzerine söyleyebildikleri için daha fazla para kazanıyorlar. Hepsi fitil fitil çıksın bir yerlerinden hepsinin, o gece sesini çıkarmayanların, bana dokunmasınlar da deyip yaşayıp gidenlerin hepsinin Allah toptan müstehakını şeyetsin afedersiniz…

2009un başlarındaydı sanıyorum. Şivan Perwer’i Pusula’da izledik uzun zaman sonra. Hem Avrupalı Şivan’ı gördük sokaklarda yürürken, hem de hala şalvarıyla, puşisiyle alıştığımız Şivan’ı dinledik canlı canlı. Bilenler iyi bilir. Kürtler için Şivan’ın yeri hep başkadır. Bir ağıdı, sevgiliye özlemi, vatan hasretini, özgürlüğü, halepçeyi ve daha nicelerini ayrı ayrı hissederek dinleyebileceğiniz yegâne sestir Şivan bir Kürt için…
Önyargılarını bir kenara bırakmış her Türkiyeli içinse çok içli söyleyen bir halk ozanıdır…



O programa katılmadan bir süre önce TRT 6 in açılışına davet edilen Şivan, Türkiye’ye gelmeyi reddetti. Ben nedense hiç yadırgamadım. Kültür Bakanı sonra ve tekrar aynı çağrıyı yaptı: “Şivan Perwer nerede konser vermek isterse, buyursun gelsin. Bayram yapalım, halay çekelim, türkü söyleyelim. Türkiye'nin öfkeye, tartışmaya değil, barışa, bayrama ihtiyacı var. Şivan Perwer'in Türkiye'ye geleceği tarihi sabırsızlıkla bekliyorum. Mart ayında yapılacak Newroz kutlamaları için kendisine açık davette bulunuyorum.”

Şivan tekrar reddetti. Anlaması zor geliyor değil mi?
Yıllarca yasaklı kalmış, hakkında onlarca dava bulunan, tek suçu çalmak ve söylemek olan bir adama devlet kendi eliyle kapıları açıyor tekrar. Ve Şivan bir nevi barış talebini(!) reddediyor.

Şivan durumu açıklama ihtiyacı hissediyor;
“Güzel vatanımın bir karışını Avrupa’nın tamamına değişmem. Toprağımı çok özledim. Fakat bir gerçek var ki; Türkiye’de gereken bedeller hala ödenmedi. Türkiye, demokratik anlamda gereken olgunluğa, temel hak ve özgürlükler anlamında gerek seviyeye ulaşmadan, bütün sorunlarımız bitmiş gibi davranmak bizim gibi toplumda yeri olan insanlara yakışmaz.”

Bu açıklamanın aslında tercümesi şu; Ellerini sana dengesizce içten uzatmış devlet, yarın aynı şekilde sana elleriyle ateş eder, aynı hapisliği vatanında yaşarsın.Ve daha hiçbir şey değişmeden…

Ahmet Kaya bedeller ödenmeden bu ülkede, bir şeylerin değişmesini istedi. Ve bedelini kendi canıyla ödedi. Evet, değişen çok şey oldu. O günlerden bugünlere çok yol kat edildi. Evet, ama bu yolların tamamı çoktan kat edilmiş bir de üzerine başka yollar kat edilmiş olmalıydı şu zamana kadar. Ama ne yazık ki Türkiye hala bedeller ödüyor ve ödemeye devam edecek, etmeli…

Ta ki Şivan bu ülkede özgürce türkü söyleyene kadar…

Tanrı Şivan’ı Ahmet Kaya’yı koruyamadığının aksine korusun,

Amin…

Tuesday, 14 December 2010

Ahmedo Roni

Uçurtmam Tellere Takıldı, Ümit Kıvanç

Bu medyanın hepsinin götüne tıpa kaçsın emi!
50 yıl öncekine de, bugününkülere de...

Hepsini de ifşa etmiş bu belgesel, ne güzel etmiş...
Mahsunu, imirzalısı, adnan şenses şoparı, reha muhtar şaklabanı...
Bunların çoğu da rivayetliydi.
Aa, diyordu millet, mahsun'a da ordaymış diyorlar, edip akbayram peki?
Ham kayıttan vermişler tekrar,
Ne iyi etmiş, hepsi şimdi ileri demokratlarımız elhamdüliiah.

Haa ileri demişken, tayyip'le kılıçdaroğlu da programı nedeniyle teşrif edememiş
Tayyip hapisteyken ahmet kaya bi konserinde düşüncelerinden dolayı kimse hapiste olmamalı diye ona işaret etmişti bile.

Hepiniz allahınızdan bulun!..

Saturday, 4 December 2010

Muhterem cemaat, koyun derilerinizi Ikea'ya bağışlamayınız...

Lancaster'da vakit geçirmek artık bana zulum geliyor. Edinburgh'da tutunmaya çalışıyorum, fakat işler sıkışınca geri dönüp geçici yerler buluyorum. Bu sefer kampüs içinde Norveçli bir arkadaş, Arvid'in boş bir odası olan evinde kalıyorum. İlk defa keyfim yerinde, çünkü Lancaster'da ilk defa ısınıyorum...

Burada havalar çok nemli ve soğuk, evler de taş bina olmasına rağmen 100 senedir izolasyon görmediği için perişan halde. Dışardan tarihî ve otanik bir görünümü var, fakat "dışı seni yakar içi beni" durumu bu. Kombiyi harlasan da ısınmıyor, sıcaklık kalorifere az hayrını dokandırayım bile demeden uçup gidiyor.

Okuldaki yurtlar ise farklı, hepsi yeni binalar ama en güzeli ödenen kiranın içinde faturalar da var. Veriyoz kombinin gözüne afedersiniz hamam gibi etmeden bırakmıyoruz. Erken gelen kar-boranla evde hoş bir atmosfer oluşuyor. Dışarda soğuk ve kar, içerde sıcak ve iç sağaltan bir ambiyans.

Burada biriyle keçe muhabbeti etmeden de ayrılmamış oldum. Arvid, soğukla başetmenin kitabını yazmış insanların ülkesinden, malum. Geleneksel olarak neler kullandıklarını merak ediyorum. Keçeydi, yündü, kıldı tüydü derken vakit geçiyor. Benim gibi içlikle dolaşan bir Avrupalı görmenin buruk sevincini yaşıyorum.

Göçer yaşamanın da ayrı bir güzelliği var. Farklı iç ve dış mekanlar görmek, yaşamlar tanımak, onları karşılaştırmak enteresan oluyor. Fakat maalesef global yaşam her yerde. Milletin kendi ülkesine veya bulunduğu yere ait kültlerle yaşaması zorlaşınca, millet işin kolayına kaçıyor. Her evde Ikea tas tabak, bardak çardak, tencere tava görmekten baydım. Ne üstündeki şeyler, ne de malzemesi gram değişmiyor. Burda da hepsinden bir takım var.

Norveçli arkadaşla arada yaptığımız kutup ayısı muhabbetinden sonra evin salonunda gördüğüm postu görünce fikrim biraz değişir gibi olmuştu. Norveç'ten buraya taşınmış yerel bir güzellik olarak düşündüm. Almış ülkesinden getirmiş, salonunu kendi zevkine göre döşemiş dedim. Hafif ufaktı gerçi "kutup ayısı yavrusu muydu bu", dedim. Koyunmuş. Derken bir gün bakim dedim, nasıl tabaklamışlar, n'etmişler. Çevirdim, o da İKEYA anasını satayım.

Sunday, 28 November 2010

Asadur Amca ve Edinburgh'da Farsça

Uzun zamandır hayalini kurduğum şeylerden biri şu koca kıtanın en ucunda karşıma çıktı. Bugün Anadolu'nun en viran sokaklarında dolaşırken seslerini duymaya çalıştığım insanlar yok. Ne çanları çalıyor, ne dilleri konuşuluyor. Fakat onların nar taneleri gibi dünyanın dört bir yanına saçılmış, Suriye'de, Lübnan'da, Fransa'da, Uruguay'da doğan torunları var.

Konya Ermenilerinden Asadur Amca o bin taneden biri işte. Farsça kursunun ilk dersinin ilk teneffüsünde beni "Gel bakalım arkadaş" diye çağıran o tonton dede yani. Aslında bir Türk'e göre Ermeniler hakkında bildiklerim ortalamanın üstündedir diyebilirim. Fakat geçen her hafta sireli yeğpayrs hakkında yeni şeyler öğreniyorum ondan. O da benim bildiklerime şaşırıyor. O benim bayramımı tebrik ediyor, ben onun kutsal günlerini. Tıpkı eski günlerdeki gibi...
Beyrut'ta dünyaya geldiğinde daha Ermeniler Medz Yeğern'in şokunu atlatıp Avrupa'ya ve Amerika'ya kesin kes göçmemiş bir koloninin bir parçasıymış. Arapça konuşulan mahallelerde oynayıp, Fransız Katolik Ermeni okulunda Ermenice ve Fransızca öğrenir, başka dil bilmeyen babaannesiyle Türkçe konuşurmuş. Ta ki onbeş yaşına kadar. Perişanlık içinde yaşadıkları Beyrut banliyosundaki o getto adeta bir Anadolu şehriymiş. Bir komşuları Diyarbakırlı, diğeri Kütahyalı, Hemşinli, Antakyalı... Sonra ver elini Almanya, derken İngiltere, en son da Edinburgh. İşte böyle "insanoğlu kuş misali" dediklerinden bir insan hikayesi.
İlk dakikasından, "Ermeniler Türklere karşı çekinceli yaklaşır diye zannederdim" dedim. "Pratik olmak lazım" dedi kısaca. Sadece iki defa birkaç haftalığına tatil için gelmesine rağmen, Türkiye hakkında benden çok şey biliyor ve o kısa sürede ülkeyi benden çok gezmiş. Konuşabildiği fakat yazıp okuyamadığı orta anadolu Türkçesini, azimle ve ellisinden sonra dört sene özel kursa giderek mükemmel hale getirmiş. Hem de burada müzik eğitimi almış, hala burada yaşamaya ve üretmeye devam Emre Aracı'dan.

Özetle şunu diyeyim, konuşacak şeyimiz bir türlü bitmiyor. Benim Ermenilere merakım, onun da Türkiye ve Türk'lere merakı sayesinde bir konu açılınca düşünceler, bilgiler kesişmemezlik etmiyor. Mıgırdiç'in anlamını sormuştum mesela (buradan Ardıl'a selâm ederim :), "vaftizci (the baptist)" demekmiş. Bir hafta Orhan Veli getiriyor, arada anlayamadığı yerleri soruyor. Şu çalışma temposunda bir değişiklik olarak su gibi akıp giden kursun molaları da aynı heyecan ve muhabbetle geçiyor.

Sunday, 14 November 2010

Erbil-1

Erbil-1
şehir ile tanışma hikayesi

İlk gece görmüştüm sarıdan kabuğunda sızılarını gizlemeye çalışan Erbil’i. Karayolu ile Zaho’dan Süleymaniye’ye giderken, yolculuğumda yemek ve çay için bir duraktı sadece. Tedirgin ve heyecanlıydım.
Ankara’dan Mardin’e uçakla geldikten sonra, havaalanından ayarladığımız ticari ve uluslararası da çalışan bir taksi ile anlaşmış ve Habur’a olan yolculuğumuza başlamıştık. Bu ticari taksiler karayolu ile Irak’a gitmenin olmazsa olmazı. Sık giden herkesin genelde tanıdığı ve güvendiği bir taksi şöförü olur ve onunla gidip gelirler. Şoförler çok çakallar, türlü taklalar atarak işlerini yapıyorlar. Türkiye-Irak sınır trafiği ve özel taksilerin tekeli, şoförlerinin haleti ruhiyeleri başka bir yazı konusu olsun.
Habur’da saatlerce bekletilmiş ve gece yolculuk yapmak zorunda kalmıştık. Oysa ben şehirleri görmek için karayolu ile gündüz gitmek istemiştim. Türkiyeli şöför işlemlerimizi yaptıktan sonra kürt taksicilerin beklediği durağa kadar da bırakmıştı bizi. Oradan da Süleymaniyeye gitmek için bir taksici ile anlaşarak yola devam etmiştik.
Meraklı gözlerim, tek tük geçilen yerleşim yerlerinde görebilecekleri için uykuya direnmiş ve pür dikkat kesilmişlerdi. Sınır kapısından geçtikten yaklaşık üç buçuk saat sonra Erbil’e girmiştik. Dümdüz bir alana kurulmuş bir şehir, Koca caddeler ve davam eden inşaatlar 2007 yılı sonbaharından aklımda kalanlardı. Dışı pişmiş içi çiğ adana kebap ve bol şekerli çayımızı da içtikten sonra Erbil’i geride bırakıp Süleymaniye’ye doğru yola çıkmıştık.
Süleymaniye’ye gidiş amacım çalıştığım şirketin devam eden proje işlerini toparlamaktı. Savaştan sonra, bölgede üretilen petrolden çok ciddi pay alan Bölgesel Kürt Yönetimi başta altyapı alanında olmak üzere yatırım projeleri üretmeye başlamıştı. Türkiye inşaat sektörü de bölgenin şantiye şefliğine soyunmakta gecikmedi. Bizim şirket de hemen hemen her inşaat şirketi gibi, yapılaşmanın çok hızlı geliştiği Kuzey Irak pazarından iş almıştı. Yine hemen hemen bütün şirketler gibi işi eline yüzüne bulaştırmak üzereydi ki son anda toparlayabildik işleri.
Devam eden iki yıl içinde bir defa daha yolum Erbil’e düştü. İkinci gidişimde az da olsa görebilmiştim bu Erbil’i. Gel zaman git zaman şirketin işlerini toparladık. Sorunlu geçen yaklaşık bir buçuk senelik yorucu süreç sebebi ile bir daha Kuzey Iraktan iş almama kararı aldık. Ben de bir daha gelmeyeceğimi düşünüyordum.
Şimdi Erbil’deyim. Yaklaşık bir ay oldu havasını soluyalı. Alışmaya çalışıyorum. Son iki yıldır hiç gelmemiştim bölgeye ve gördükçe de yaşadığı değişime, yapılan yeni binalara, caddelerdeki arabalara, devam eden inşaatlara şaşırıyorum.
Erbil çevre yolu inşaatında çalışmaya geldim. 7 yıllık projecilik hijyeninden ayrılıp toza, betona bulanmaya, bol küfür, boş muhabbetler, kötü yemek, çok sigara, alkol, güzel para, günde onlarca km yol, stres, yalnızlık, filmlerim, özlem, Kürtçe, gecelemeler beni bekliyor.
Daha uzun süre buradayım ve yazmaya da çok zamanım olacağından, gelecek sefer kuzey ırak’ı anlatarak başlamak üzere son vereyim.

Saturday, 30 October 2010

Ve Cumhuriyet Kutlanır...

Kendi yazılarımın bu blogda yayınlanması tabii ki benim de istediğim.
Paylaşmak ve paylaşarak artmak istiyorum!Bu da doğru..
Fakat bir yazıyı okuduktan sonra yüreğimin kıpırdandığını hissedip,bu önceliği Sırrı babaya bahşetmek de sanırım "hakkı sahibine vermek" olur..

İlk "Merhaba" yı Sırrı Süreyya Önder ile beraber verelim o vakit...

Bari kuşlara kıymayın efendiler!

"Bu ülkenin tarihi, büyük hayal kırıklıklarının tarihidir aslında. Cumhuriyeti milat olarak aldığınızda, devrim kendi çocuklarını yemekle başlamıştır işe.
Kurucu kadronun neredeyse yarısından fazlası telef olmuştur.
Birlikte Kurtuluş Savaşı verdiği Kürtleri yok saymış ve büyük acılar yaşatmıştır.
Varlık vergileri, çalışma kampları, kutsal varlıkların yağmalanması sıradan bir reflekse dönüşmüş; kendinden olmayan, bir gün bile güven duygusu içinde olamamıştır.
Başbakanını idam etmiş, fidan gibi gençlerini darağaçlarına göndermiş, yargısız infazlarda yok etmiştir.
Resmi olarak ölüm listeleri yayımlamış, yayımlamakla kalmayıp listedeki herkesi ölüm üçgenlerinde, sokak köşelerinde, evlerinden alarak, gözaltı merkezlerinden çıkararak canlarına kıymıştır.
‘Düşman’ icat etmeden idare edebilme kabiliyeti geliştirememiştir. Kendi yurttaşına bir gün bile güvenmemiştir.
Giyimine karışmış, inancına karışmış, fikrine karışmış, mezhebine laf etmiş, yoksulunu yok saymıştır.
Hiçbir üniversitesi dünyanın seçkin akademi listelerine girememiş ama yolsuzluk ve yoksulluk listelerinde ülke olarak hep üst sıralarda yer almıştır.
Karakol gidilecek yer mi düşülecek yer mi?
Dünyanın bütün dillerinde ‘gidilen’ bir yer olan polis karakolları, sadece bizde ‘düşülen’ bir yer olmuş, üzerine türküler yakılmıştır.
Elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, “Gözaltındayken intihar etti” haberlerinin bir tekine şüphe duymadan inandınız mı?
Dünyada hiçbir ülke gösteremezsiniz ki hapishanelerinde bizdeki kadar aydın, sanatçı, bilim insanı, gazeteci ve politikacı ağırlamış olsun.
Baro başkanlığı yapmış, büyükelçilik yapmış insanlara, son günlerinde bir pasaportu çok gören bir cumhuriyetin vicdanı hür diyebilir misiniz?
Kapattığımız siyasi partiler, tarihte kurup batırdığımız devletlerden daha çoksa bu işte bir arıza var diye düşünmez mi insan?
Kurulduğu günden beri milli birlik ve beraberliğe muhtaç olunmayan bir gün bile geçirmemişsek bu cumhuriyetin sefasını ne zaman süreceğiz sizce?
Okul sayısından çok dershane olur mu?
Kime sorsanız ‘eğitim, güvenlik, sağlık ve yoksulluk’ olarak sıralar bu ülkenin dertlerini.
Nerede dert varsa çözümünü ekmeğe bağlamışsınız.
Eğitimi dershanelere, güvenliği koruculara ve özel güvenlikçilere, sağlığı tüccar hastanelere, yoksulluğu da inayet ve sadakaya teslim edince cumhuriyet mi olunuyor?
Ekonomisi bir sert yellenmeye bakan bu ülkede en çok kazananların bankalar olmasında hiç mi bir garabet yok?
‘Herkese eşit eğitim hakkı’nı programında yazmayan bir tek parti var mı?
Seçim meydanlarında bunu söyleyerek gerinmemiş bir lider hatırlıyor musunuz?
Bu sözü bir beze yazan öğrencilerin cezaevinde olduğunu söylediler mi size? O öğrencilere istenen cezanın 15 yıl olduğunu da duymadınız mı?
Fikri hür, irfanı hür nesilleri biraz uzun bekleyeceksiniz; Cumhuriyetin 100. yılı geldiğinde halen cezaevinde yatıyor olacaklar çünkü.
Ne yapabiliriz?
Bu yazıyı vakitlice okuduysanız eğer, valilik ve belediyeyi aramakla işe başlayabilirsiniz.
Kişi başına düşen milli gelirden payınıza düşen kısmını, havai fişeklerle heba etmelerini engelleyebilirsiniz. Bu yoksul halka bir de pespaye görgüsüzlüklerle zulüm etmelerinin önüne geçebilirsiniz. Zaten o fişekler masum kuşları öldürüyor.
İnsanların patır patır öldürülmelerine genellikle sessiz kaldınız; bari kuşlara olsun mani olabilirsiniz. Onlar sıcak yerlere göçüyorlar, cumhuriyetinize bir şey demediler ki."