Monday, 14 February 2011

Sunday, 13 February 2011

Asadur Amca'yla bir pazar günü

Bugün Asadur Amca beni evine davet etti. Burunç olaraktan bir yemek yedik, çay içtik. Sağolsun elleriyle epey zahmetli yemekler ve tatlılar hazırlamış. Çoğu da adını duyduğum fakat denemeye mekan bulamadığım Ermeni yemekleriydi. Biraz iştah açabilir ama paylaşılması elzemdir :) Menü aşağıdaki şekilde etraftan çalıp çırptığım fotolarla desteklenmiştir efenim. Linklerde de tarifleri mevcut, ben sade tadımdaki güzellikleri kısaca yazıya dökmeye çalışacağım, heheh :)

Pide ekmeği arası zahter, patlıcan, zeytin
Bizde dağ kekiğine zahter derler malum, fakat Araplarda çok yaygın olup za'atar (زعتر‎) diye bilinen karışım suriye kekiği adıyla sınıflandırılmış bir kekik türünün susam, sumak ve zeytinyağı ile harmanlanmış hali. Bunun hazırlanması lahmacun gibi fakat et karışımı yerine hamur üzerine zahter karışımı sürülerek fırına verilmesi şeklinde. Fakat buradaki Arap arkadaşlar fırın bulamadıkları için tost ekmeği arasına sürüp tostunu yapmak şeklinde alternatif bir çözüm üretiyorlar.

Asadur Amca, bir önceki yazıda dediğim gibi Konya asıllı ama Lübnan Ermenisi. Lübnan versiyonlu bir zahterli ekmek yedik girişte. Aşağıdaki resimde ve altındaki tarifte orijinali var, ama tabi burda pide olmadığı için nân denen mayasız küçük lavaşın arasında yedik. Vallahi kraldı. Patlıcan kullanımı pek yaygın değilmiş, siyah zeytin de araya koyunca en süper bi fesfud oldu.


Topik:

"Yine mi güzeliz yine mi çiçek
Hamdolsun
Taze mi bitti topik
Canın sağolsun" (burdan yakın)

bu güzelim rakı sofrası şaheseri meğersem Meral Okay The Magnificent'ın sözleriyle gelmiş bize ve fakat bildiğimiz Ara Dinkjian pirimizin bestesi. Sezen Aksu ve Cihan Okan zaman içinde ses vere geldi, sağolsun varolsunlar.

Bu şarkıyla Türkiye'ye meşhur edilen meşhur Ermeni mezesi topik yapmış bir de Asadur Amca ki, resimlerini görürdüm ama yapılış olarak kafamda büyütürdüm. Meğersem gördüm ki basit ve çok şık bir meze.

Dışı humus ve az miktar patates püresi, içi de tahin, soğan ve maydanoz istenirse ek baharatlar ve çam fıstığı vs. Bir beze alınıp az daha pişiriliyor, bu güzel adını veren şeklini de ordan alıyor. Bol limonlayalım yerken lütfen.


Konya doğumlu ve sadece Türkçe konuşabilen, Asadur Amca'ya 15 yaşına kadar yoldaşlık etmiş ve annesinden babasından çok sevdiği babaannesi bu yemeği ıspanak yerine pazıyla da yaparmış. Yine çok basit, ama yukardakiler kadar güzeldi. Aşağıdaki kadar görünüşü karışık değil, iki ana malzemenin haricinde soğanı da var o kadar.

http://www.ustaasci.com/mercimekliispanak.htm

Füme uskumru salatası:
Bu daha Avrupaî bir salataydı, artık patlamak üzereydim ama pek güzeldi. Yavaş yavaş olsa da yedim bitirdim :) İçerik olarak füme uskumru, avokado, minik taze frenk fasulyesi (haricot), soğan, haşlanmış patates, enginar ve yeşillik vardı. Yalnız ek olarak, taze sarımsak da vardı ki salata da hiç yememiştim ki hale ağzıma geliyi afedersiniz.


Anuşabur:
Bu da başka bir Ermeni klasiği, aslında tam bir Anadolu tatlısı. Anuşabur'un tatlı olduğunu bilmiyordum fakat Norradyo'da yapılan programların birinin adı olarak aklımda kalmıştı. Buğday ve arpa, pekmez içinde kuru üzüm, kuru kayısı gibi yemişlerle pişiyor ve son aşamada fındık ve cevizle karıştırılıyor. Yenirken hafif sıcak veya ılık bir şekilde yeniyor. Ermeniler İsa'nın doğumunu Ortodokslarla bir olarak 6 Ocak'ta kutluyorlar. Bu da kış tatlısı olmasının haricinde 6 Ocak'ın olmazsa olmazı imiş. Çok enteresan bir ortaklıktır, İngilizlere mahsus christmas pudding denen bol kuru meyveli bir kek türüne sadece içerik olarak çok benzemiyor, aynı zamanda İngilizler de kendi meşreplerindeki 24 Aralık'ta bunu sofralarında bulunduruyorlar.

D'ingilizin last but not the least dediği hesap, son tatlı en güzeliydi. Bizde kereviç denirmiş, internetin yalancısıyım. Asadur amca Türkiye'de hiç görmediğini söyledi. Ben de denk gelmedim, veya kuru pasta deyip geçmiş olabilirim. Arapların ma'mul dediği bu tatlıyı da bi yandan çaylan yiyoruz bi yandan muhabbet ediyoruz. Ben, bulmak pek mümkün değil ama, pastahaneden almış falan zannediyordum. Pastahane mamülü olamayacak kadar taze ve ev yapımı bir ma'muldu, fakat o kadar özenli ve prezantabldı (her biri pudralanmış ve tek tek yağlı kağıtlara sarılmııştı). Bunu da kendisi yapmış. Çok şaşırdım, yemek işinde çok iyi bizim Asadur Amca. Yanda görülen tokaçımsı kalıbı bile vardı evde. Yine aşağıdaki tarifte unla yapmışlar ama Asadur amca irmikle sevdiğini söylüyordu ve bence de öyle çok güzeldi.

Tereyağında kavrulmuş irmik kalıba basılıyor, ortasına Lübnan işi olduğundan hurma ezmesi vardı. Bence böyle harika, ama fındık fıstık vs. ile de klasik bi pastane işi kuru pasta formatına da sokulabilir.
İşte böyle :) Yemeklerimize etimoloji ve dil muhabbeti eşlik etti. Vakit su gibi akıp geçti. Evi cilt cilt sözlük kaynıyor. Ermenice, Türkçe, Fransızca ve İngilizcesi çok iyi. Orta düzeyde Almanca ve Arapça, başlangıç düzeyinde Rusça ve Farsça biliyor. Asıl işi baba mesleği marangozluk. Bu mevzuyu da başka bi zaman anlatırım.

Sunday, 6 February 2011

bir woody allen kahramanı, louis levy.

woody allen'ın "crimes and misdemeanors" adlı enfes filmindeki hayali profesörüdür louis levy.



filmde birkaç monolog vardır. televizyondan konuşur louis levy. vermek istediği mesajı hayali bir profesör ile vermek ancak woody allen'ın tarzı olacak kadar ironidir.
şöyle der sanki üstad;

"ulen iyi izleyin hınzırlar! ciddi birşey söylüyorum. ben dersem sallamazsınız ama size aşmış bir yahudi profesör yarattım bari onu dinleyin. bundan gayrı birşey değildir hayat"

ve louis levy konuşur;


---spoiler---


"..ilk israillilerin inançlarının temelinde onlara değer veren bir tanrı vardı. onlara değer veriyordu ama aynı zamanda onların da ahlaklı olmalarını istiyordu. paradoks burada başlıyor. tanrının bizden ilk beklentisi nedir? tanrı, ibrahim'den bricik oğlunu kendisi için kurban etmesini istedi. başka bir deyişle, binlerce yıllık çabaya rağmen hala tam anlamıyla sevecen bir tanrı imajı oluşturmayı başaramadık. bu bizim kapasitemizi aşıyor."

filmin ilerleyen kesiminde;

"Şunu hiç unutmamalıyız: Daha doğar doğmaz,bizi hayatta kalmaya ikna edecek çok büyük bir sevgiye ihtiyaç duyarız. O sevgiyi bir kez elde ettik mi,bize daima eşlik eder. Ama evren soğuk bir yerdir. Onu duygularımızla dolduran bizleriz. Yine de bazı şartlar altında, artık buna değmeyeceği hissine de kapılabiliriz."

ve sonunda;

"hepimiz, hayatımız boyunca bazı seçimler yapmak durumunda kalırız. ahlaki seçimler. bazıları sıradan, bazılarıyla hayati seçimler. ama her halükarda bizi biz yapan seçimler. ne de olsa son tahlilde, her insan yaptığı seçimlerin bir toplamıdır. olaylar hiç ummadığımız bir biçimde, hatta adaletsizce gelişebilir. öyle ki; varoluşun tasarımında insanoğlunun mutluluğunun hiç hesaba katılmamış olduğunu bile düşünebilirsiniz. çünkü sadece biz, sahip olduğumuz sevme kapasitesiyle bu kayıtsız dünyaya anlam kazandırabiliriz. ancak pek çok insan, mutluluğun peşinde inatla koşmaya devam ediyor. ve bazen ona ulaşıyor da. basit şeyler sayesinde; tıpkı aile gibi, iş gibi, ya da gelecek nesillerin daha anlayışlı olma umudu gibi."

---çok ciddi spoiler başlıyor---

filminde kendi yarattığı hümanist, entellektüel, yaşlı profesörü intihar ettirerek ve intihar ediş şekliyle de dalga geçerek kendiyle de kafa bulmayı becerir woody allen. film ise bambaşka hayatları anlatır. araya sıkıştırılmış çerez gibidir louis levy.

---spoilerlar bitti---


herkesin kendinden birşeyler bulabilir woody allen filmlerinde. new york aşığı, hınzır, huysuz, caz sever, her filminde yahudilikten bir şekilde bahsemeyi beceren woody allen'a çok geç kalmamak lazımdır..

Saturday, 5 February 2011

Gönül hizmeti biraz da budur be...

http://video.ntvmsnbc.com/soguga-corbali-cozum.html
(embed-gömbed edilemiyor, ol sebepten videoyu izlemeden geçmeyin)

Seçim yatırımı sanmıştım ama, 4 senedir devam eden bir şeymiş, gerçi bu amca işi popülizm olarak yorumlamış. Elbette öyle görünüyor, son bilmem kaç senedir Üsküdar belediyesinin yediği bokları da biliyoruz (sahilde içenlere ceza kesip isimlerini websitesinde yayınlıyorlardı).

Asgari ücrete talim, kara kışın bağrında, sabahın kör karanlığında yoksullar ve herkes için düşünülmüş bir güzellik: boğazdan nemiyle karıyla acımadan vuran zalım poyraza karşı, içini sıcacık ısıtan bir tas çorba...

Friday, 4 February 2011

Erbil-2

Erbil-2
Bölgeye bakış

Erbil’i anlamak için sanırım önce Kuzey Irak’ı anlamak lazım. 1990’ların başında görece bağımsızlığını ilan etmiş olan Kürt bölgesi, aslında 1970’te Molla Mustafa Barzani ile Saddam arasında yapılan özerklik anlaşması ile Erbil’de bulunan bir yerel parlemento ile özerkliğini kazanmıştır. 1980-1988 arasında devam eden İran-Irak savaşı öncesinde Saddam’ın Kürt Bakanları parlementodan atması ile tırmanan gerilim sonrası Kürtlerin savaşta taraf olması Irak merkezi yönetimi ile aralarını açar. 1991 yılında yaşanan Kürt intifadasına kadar olan süreye kadar da Saddam ile savaşarak yaşamaya çalışan Kürtler, Halepçe katliamı gibi yüzyılın büyük dramlarından birini yaşamışlardır. Halepçe, Irak’ın kuzey güney koridorunda önemli bir geçiş noktasıdır. Halepçe’nin düşmesi Saddam’ın kuzeydeki orduları ile bağlantısını koparmıştır. Bu sebepten dolayı Saddam, İran ile beraber Halepçe’yi ele geçirmiş olan KYB’ye (Kürdistan Yurtseverler Birliği) bağlı birliklere Halepçe’den çıkmamaları halinde kimyasal bomba kullanacağını söyleyerek tehdit etmiş ve birliklerin Halepçe’den çıkmamaları sebebiyle kimyasal silah kullanmıştır.

Yakın geçmişte büyük bedeller ödemiş olan Kürtler şimdilerde elde ettikleri özgürlüklerine sıkı sıkı sarılmaktalar. Dünyanın en kaliteli petrol rezervlerine sahip oldukları halde, elektrik ve su sıkıntısı çeken, kanalizasyonların açıkta aktığı şehirlerinin altyapılarını yeniliyor ve göğe yükselen binalar dikiyorlar.

Kürt bölgesi ırkların ve dinlerin iç içe yaşadığı bir coğrafya. Saddam’ın zulmünden kaçan azınlıklar, Keldaniler, Asuriler ve Türkmenler için de sığınak olmuş aslında Kürt coğrafyası. Türkiye, Suriye ve İran ile sınırı bulunan ve Bağdat yakınlarına kadar uzanan bölge son yıllarda yakaladığı istikrar ve ülke petrolünden aldığı pay ile hızla büyümekte. Irak’ta yaşanan bombalı saldırıların yaşanmadığı, KRG (Kurdistan Regional Government) özerkliğinde yönetilen coğrafya, Irak’ın diğer bölgeleri ile kıyaslanmayacak kadar da güvenli bir bölge. Asayiş adlı silahlı örgütün sıkı denetimleri sayesinde Irak’ın diğer kentlerde yaşanan bombalı saldırılara rastlanmıyor Kürt şehirlerinde.

Gece bile sarı tonları hissediliyor bu eski coğrafyanın. Tozdan perdenin gizlemeye çalıştığı kötü zaman hatıralarını unutmaya çalışan genç bir yaşlı gibi Erbil. Gençliği, dinamik büyümesinden. Yaşlılığı, ise insanların anlattıkları hikayelerdeki acıdan ve gözlerden belli yaşanmışlığın verdiği yorgunluktan. Mevsimin sonbahar olduğunu, yaprakların dökülmesi gerektiğini unutmuştu sanki doğa ve yaz akşamlarından kalma bir gece önümüzde uzanıyordu.

Bölge tam bir diller karmaşası. Türkiye ve bölgenin Türkiye sınırındaki bölgelerde konuşulan Kürtçeye “Badini” diyorlar. Dil kuzey güney ekseninde değişikliğe uğruyor denilebilir. Erbil, Süleymaniye ve Kerkük’te konuşulan “Sorani” ve daha güneyde, Halepçe’nin de aşağılarında konuşulan dil ise “Hawrami” olarak adlandırılıyor. İran-Irak sınırında yaşayan Gor’ların ise Türkiye’de konuşulan Zazaca’ya çok yakın bir dil olduğunu, kaynağımın söylentiler olduğunu söyleyerek belirtebilirim. Gramer yapıları aynı olan bu diller, komşu oldukları dillerden etkilenerek farklılıklara uğramışlar. Belirli bir süre beraber yaşayınca herhangi bir dile hakim olan biri diğer dilleri rahatlıkla anlayabiliyor.

25 yaşın üstündekiler Arapçayı çok iyi biliyorlar, İngilizce ise lise seviyesinde eğitim almış hemen herkesin konuşabildiği bir dil. Bunun yanında yörede yaşayan Türkmen’in konuştuğu Türkçeyi de ekleyebiliriz. Türkçe bilmek, Türk şirketlerinde çalışmak için avantaj olduğu için öğrenmeye çalışıyorlar. Bu kadar çok dilin konuşulduğu bir bölgede yaşamak keyifli oluyor.

Wednesday, 2 February 2011

Kar ve Çay Üstünden Ev Hayatı...



Çay sevmeyen var mıdır ki?

Yalan olmasın üniversitenin 1. sınıfına kadar herhalde, ağzıma çay sürdüğümü bilmem. Bisküvi batırılıp içilen çaydan dahi denemişliğim yoktu.Neden bilmem..
Çayın herhangi bir çekiciliği olmadı benim için!
Taa ki ODTÜ'nün soğuğunun dermanının çay olduğunu anlayana kadar...
Hele de kar yağmışsa,memleketime.Memleketim dediysem ankara değil ha,ODTÜ'dür bahsettiğim. Sanki Ankara sınırlarında olan kısmı sadece projeksiyonu gibi,kalanı buraya ait değil ODTÜ'mün...

Kar,çay ve ODTÜ muhteşem üçlüsü.
Çay mevzusuna nereden mi geldim?





Kar yerden kalkmıyor bir süredir burada. Karın geleceğini belli ettiği gün hayatımda nadir hissettiğim ayazlardan birini yedim sanıyorum ki,tam karın yağdığı gece göğüs ağrımla başlayan bir hastalık haftasına girdim...
Bütün bir hafta ODTÜ'yü düşledim. Orada olmayı,çay içmeyi,çayla ısınmayı.Üşümeyi ve sonrasında ısınmayı...
ODTÜ uzak değil elbet ama halihazırda odanın kapısının bana olan uzaklığının varolan matematik bilgimi zorladığını düşünürsek, sanıyorum ODTÜ'nün yakınlığı-uzaklığı meselesi açıklığa kavuşacaktır.

Çayımı evde içtim elbet ama ODTÜ'nün o muhteşem havası ve manzarası yerine,odamdan kömür dolu şehri izledim.E tabii bir yere kadar.Bu da can!
Bende kendimi kitap okumaya verdim. O da bir yere kadar, gün 24 saat ki zaten bu hastalıkla sadece 4-5 saatinde uyuyabiliyorum,uyu,uyan,terle,öksür rahatsızlığıyla.
Kalan 20 saatin en az 10u elimde kalıyor(Hesaba geel!)

Derken hayatımda bir ilk yapıp zaping canavarı oldum...
Yüreğimin kesinlikle kaldıramayacağı saat 10-18 arasını keşfettim.Zira katiller,birbirinin malına göz dikmiş müstakbel gelin&damatlar ve kavgalar ile dolu dolu kapanmış durumda. Biraz izleyeyim diye açtın mı ya suratındaki kırışıklık eğilimini arttırıyorsun ya da küfür dağarcığını geliştirip zaplıyorsun.Sanırım şu an müthiş bir hızda zap yapabiliyorum kanallar arasında. Bir kanalın ne mal olduğunu anlamam milisaniye sürüyor diyebilirim...

Peki o saatleri denetlemeyen RTÜK ne yapıyor? Dikmiş gözünü dizilere(Dizi de izlediğimden değil ha!)...
Diziler şunu yayınlamalı bunu yayınlamamalı nutukları atıyor. "Fatmagül'ün suçu ne?" dizisi ile ilgili AKP'li bir vekilin konuşmasına denk geldim geçenlerde. Zat bu tarz dizilerin tecavüze özendirdiğini belirtiyor. Karşılık olarak ise senarist Barış Pirhasan amaçlarının tecavüze özendirmek değil, aksine bu ülkede bunların olmasını,bu yaşananların görmezden gelinmesini engellemek diye açıklıyor.
Fikir-zikir mevzusundan başkası değil bizim sıkıntımız bu memlekette anam.
Yasakla kardeşim bu memlekette herşeyi.
Eğer içki firması sponsorluğu varsa bir etkinliğin, 24 yaştan küçüğe alkol yok bu memlekette.Ama 18'den sonra bir insana herşeyi yapmaya yetkisi veriyorsunuz.Aile kurma, çocuk yapma(en az üç!),silah alma,adam öldürüp çocuk mahkemesinde yargılatarak daha az suç aldırma gibi bir sürü büyük şey yapabiliyor bir genç 18'inden sonra ama 24ü'nden önce yeterince büyümüş olmadığı için içki tüketemiyor.

Yasaklayın kardeşim yasaklayın ki bu ülkede yasakladıklarınız daha çok arzulansın,gerçekleşsin...

Sıkmayın canınızı siz. Hadi çayımızı içelim biz gene...

Güzel çayın nasıl demleneceğini anlatarak bitireyim yazımı. Sanmayın ki çaya geç başladım diye,kötü çay içiyorum. Şekersiz içip, daha güzel tadı yakalamayı karadenizli uşaklardan öğrendik eccük;

Demliğe toz çayı ekleyin.Ve bir miktar(dibini kapatacak kadar) soğuk su tutun üstüne.Ardından hemen süzün.Bu işlem çayın içindeki tozu süzecektir.Bunu bir kere daha yapın. Altta çay kaynarken temiz çay taneleri tozundan arınmış yapraklarını salacaktır(Türkiye'de berbat bir çay içtiğimizden yaprak göremememekteyiz çoğunlukla). Sonra demleyin çayınızı.Eğer çayınızın çabucacık demlenmesini istiyorsanız, demliği soğuk suya tutun ve tuttuktan sonra kapağını açıp kapatın.Bir daha aynı işlem ve çayınız hazır...

Bir güzel yudumlayıp karın keyfini çıkarın,evinizden çıkmadan,televizyon izlemeden tabii...

Friday, 28 January 2011

Gay temali bir İskoç kartpostalının Diyarbakır'da yaratabileceği şeyler üzerine

Nicedir asker ağa Cem'e kartpostal göndermek istiyorum. Fakat turizminden başka bir yatırımı olmayan ve bunu William Wallace'tan İskoç davarına kadar eldekileri allayıp pullayıp dibine kadar pazarlayan Edinburgh'da bir münasip kart bulamadım.

Aslında göndermek istediğim elbette ki, "ben burdayım, sen askerdesin" kartı değil. Tam tersi amacım bir ritüeli yaşatmaya devam etmek. Buralarda Sibel Can kartpostalı bulamayacağıma göre en azından bir Kim Kardashian ya da Cheryl Cole göndereyim istedim. Hani, bizdeki tursitik rezaletlerden ve sadece bir tanesidir: göt arasına mayosu kaç(ırıl)mış, veya anadan üryan plajda serilen güzelim kızceğizler olur. Bunlar bir kenara, en azından askerlik şubesinden geçip Cem'in eline ulaşabilecek bir karta bakındım. Dikkatle turistik dükkanlarda bu tip kartlar aranırken daha önce dikkatimi çekmeyen başka bir şeyin farkına vardım.

İçinde İskoç davarının bulunduğu binlerce kartpostal varken, kadın olan bir tane bile yok!İngiltere'de kadın ficudunun istismarına duyulan derin tepki ve hassasiyetten mi dersiniz? Elbetteki hayır, tam tersi burada işin içinde kadın olmadan işler yürümüyor. Fakat, onun yerine edeleli ve üstünde bi don veya etek bulunan, ya da bişey bulunmayan erkekler ve bunların bireysel veya önlü arkalı şekilde poz verdiği kartlar mevcut. Tabii Türkiye'de ve bir çok muhafazakar Avrupa ve doğu ülkelesinde böyle kartların satışı biraz kasabilir. Sanırım İskoçlar bu açık pazarı değerlendiriyorlar.

Amma ve lakin bu durum beni başka bir düşünceye de daldırdı çıkarttı. Neden arkadaşları bir askere Sibel Can vb. içerikli kartpostal gönderir? Müzikal hayranlığını bir kenara koyarsak bence bu durum kısıtlı imkanlar ve kontroller dahilinde ülke insanının pratik bir çözümünü işaret ediyor. Şimdi efendim, eğri oturalım doğru konşalım. Askerin belli ihtiyaçları var, o abazan ortamda 3 olan libido birbirlerine verilen gaz ilen 5 oluyor, 7 oluyor. Neşriyat sokmak da yasak olduğuna göre. Birinin asker arkadaşına yapabileceği en büyük kıyak o neşriyata yakın bir fotoğraf göndermek olabilir. Fakat, zinhar açıkta bir yeri varsa hayatta askerin eline geçmez. Bu durumda, askerin her kıvrımını bildiği bir ficud hatırlatılmalı fakat bu düşünceyi de tetiklerken kesinlikle âdab sınırları içinde ve kışla sınırlarından içeriye girebilecek bir şey olmalı. Buna biçilmiş kaftan, dansözlerin şahı, "Balık eti" kavramının model kişisi Sibel Can olmayacak da ben mi olacam.

Durum Sibel Can'la özdeşmiş ve hatta gelenekselleşmişse öyle bir şey gönderebilsem güzel olacaktı. Ben bişey bulamadım. Gay kartı gönderirsem ve o kart bi ihtimal içeri girerse sanırım o zaman Cem'in başını yakarım ya da kısmetini arttırırım bilemiyorum.

Sanırım alttakini ya da başka bir "fikren fenteziye açık şeklen dar kadrajlı" kartpostal arayışımı sürdüreceğim.