Saturday, 5 February 2011

Gönül hizmeti biraz da budur be...

http://video.ntvmsnbc.com/soguga-corbali-cozum.html
(embed-gömbed edilemiyor, ol sebepten videoyu izlemeden geçmeyin)

Seçim yatırımı sanmıştım ama, 4 senedir devam eden bir şeymiş, gerçi bu amca işi popülizm olarak yorumlamış. Elbette öyle görünüyor, son bilmem kaç senedir Üsküdar belediyesinin yediği bokları da biliyoruz (sahilde içenlere ceza kesip isimlerini websitesinde yayınlıyorlardı).

Asgari ücrete talim, kara kışın bağrında, sabahın kör karanlığında yoksullar ve herkes için düşünülmüş bir güzellik: boğazdan nemiyle karıyla acımadan vuran zalım poyraza karşı, içini sıcacık ısıtan bir tas çorba...

Friday, 4 February 2011

Erbil-2

Erbil-2
Bölgeye bakış

Erbil’i anlamak için sanırım önce Kuzey Irak’ı anlamak lazım. 1990’ların başında görece bağımsızlığını ilan etmiş olan Kürt bölgesi, aslında 1970’te Molla Mustafa Barzani ile Saddam arasında yapılan özerklik anlaşması ile Erbil’de bulunan bir yerel parlemento ile özerkliğini kazanmıştır. 1980-1988 arasında devam eden İran-Irak savaşı öncesinde Saddam’ın Kürt Bakanları parlementodan atması ile tırmanan gerilim sonrası Kürtlerin savaşta taraf olması Irak merkezi yönetimi ile aralarını açar. 1991 yılında yaşanan Kürt intifadasına kadar olan süreye kadar da Saddam ile savaşarak yaşamaya çalışan Kürtler, Halepçe katliamı gibi yüzyılın büyük dramlarından birini yaşamışlardır. Halepçe, Irak’ın kuzey güney koridorunda önemli bir geçiş noktasıdır. Halepçe’nin düşmesi Saddam’ın kuzeydeki orduları ile bağlantısını koparmıştır. Bu sebepten dolayı Saddam, İran ile beraber Halepçe’yi ele geçirmiş olan KYB’ye (Kürdistan Yurtseverler Birliği) bağlı birliklere Halepçe’den çıkmamaları halinde kimyasal bomba kullanacağını söyleyerek tehdit etmiş ve birliklerin Halepçe’den çıkmamaları sebebiyle kimyasal silah kullanmıştır.

Yakın geçmişte büyük bedeller ödemiş olan Kürtler şimdilerde elde ettikleri özgürlüklerine sıkı sıkı sarılmaktalar. Dünyanın en kaliteli petrol rezervlerine sahip oldukları halde, elektrik ve su sıkıntısı çeken, kanalizasyonların açıkta aktığı şehirlerinin altyapılarını yeniliyor ve göğe yükselen binalar dikiyorlar.

Kürt bölgesi ırkların ve dinlerin iç içe yaşadığı bir coğrafya. Saddam’ın zulmünden kaçan azınlıklar, Keldaniler, Asuriler ve Türkmenler için de sığınak olmuş aslında Kürt coğrafyası. Türkiye, Suriye ve İran ile sınırı bulunan ve Bağdat yakınlarına kadar uzanan bölge son yıllarda yakaladığı istikrar ve ülke petrolünden aldığı pay ile hızla büyümekte. Irak’ta yaşanan bombalı saldırıların yaşanmadığı, KRG (Kurdistan Regional Government) özerkliğinde yönetilen coğrafya, Irak’ın diğer bölgeleri ile kıyaslanmayacak kadar da güvenli bir bölge. Asayiş adlı silahlı örgütün sıkı denetimleri sayesinde Irak’ın diğer kentlerde yaşanan bombalı saldırılara rastlanmıyor Kürt şehirlerinde.

Gece bile sarı tonları hissediliyor bu eski coğrafyanın. Tozdan perdenin gizlemeye çalıştığı kötü zaman hatıralarını unutmaya çalışan genç bir yaşlı gibi Erbil. Gençliği, dinamik büyümesinden. Yaşlılığı, ise insanların anlattıkları hikayelerdeki acıdan ve gözlerden belli yaşanmışlığın verdiği yorgunluktan. Mevsimin sonbahar olduğunu, yaprakların dökülmesi gerektiğini unutmuştu sanki doğa ve yaz akşamlarından kalma bir gece önümüzde uzanıyordu.

Bölge tam bir diller karmaşası. Türkiye ve bölgenin Türkiye sınırındaki bölgelerde konuşulan Kürtçeye “Badini” diyorlar. Dil kuzey güney ekseninde değişikliğe uğruyor denilebilir. Erbil, Süleymaniye ve Kerkük’te konuşulan “Sorani” ve daha güneyde, Halepçe’nin de aşağılarında konuşulan dil ise “Hawrami” olarak adlandırılıyor. İran-Irak sınırında yaşayan Gor’ların ise Türkiye’de konuşulan Zazaca’ya çok yakın bir dil olduğunu, kaynağımın söylentiler olduğunu söyleyerek belirtebilirim. Gramer yapıları aynı olan bu diller, komşu oldukları dillerden etkilenerek farklılıklara uğramışlar. Belirli bir süre beraber yaşayınca herhangi bir dile hakim olan biri diğer dilleri rahatlıkla anlayabiliyor.

25 yaşın üstündekiler Arapçayı çok iyi biliyorlar, İngilizce ise lise seviyesinde eğitim almış hemen herkesin konuşabildiği bir dil. Bunun yanında yörede yaşayan Türkmen’in konuştuğu Türkçeyi de ekleyebiliriz. Türkçe bilmek, Türk şirketlerinde çalışmak için avantaj olduğu için öğrenmeye çalışıyorlar. Bu kadar çok dilin konuşulduğu bir bölgede yaşamak keyifli oluyor.

Wednesday, 2 February 2011

Kar ve Çay Üstünden Ev Hayatı...



Çay sevmeyen var mıdır ki?

Yalan olmasın üniversitenin 1. sınıfına kadar herhalde, ağzıma çay sürdüğümü bilmem. Bisküvi batırılıp içilen çaydan dahi denemişliğim yoktu.Neden bilmem..
Çayın herhangi bir çekiciliği olmadı benim için!
Taa ki ODTÜ'nün soğuğunun dermanının çay olduğunu anlayana kadar...
Hele de kar yağmışsa,memleketime.Memleketim dediysem ankara değil ha,ODTÜ'dür bahsettiğim. Sanki Ankara sınırlarında olan kısmı sadece projeksiyonu gibi,kalanı buraya ait değil ODTÜ'mün...

Kar,çay ve ODTÜ muhteşem üçlüsü.
Çay mevzusuna nereden mi geldim?





Kar yerden kalkmıyor bir süredir burada. Karın geleceğini belli ettiği gün hayatımda nadir hissettiğim ayazlardan birini yedim sanıyorum ki,tam karın yağdığı gece göğüs ağrımla başlayan bir hastalık haftasına girdim...
Bütün bir hafta ODTÜ'yü düşledim. Orada olmayı,çay içmeyi,çayla ısınmayı.Üşümeyi ve sonrasında ısınmayı...
ODTÜ uzak değil elbet ama halihazırda odanın kapısının bana olan uzaklığının varolan matematik bilgimi zorladığını düşünürsek, sanıyorum ODTÜ'nün yakınlığı-uzaklığı meselesi açıklığa kavuşacaktır.

Çayımı evde içtim elbet ama ODTÜ'nün o muhteşem havası ve manzarası yerine,odamdan kömür dolu şehri izledim.E tabii bir yere kadar.Bu da can!
Bende kendimi kitap okumaya verdim. O da bir yere kadar, gün 24 saat ki zaten bu hastalıkla sadece 4-5 saatinde uyuyabiliyorum,uyu,uyan,terle,öksür rahatsızlığıyla.
Kalan 20 saatin en az 10u elimde kalıyor(Hesaba geel!)

Derken hayatımda bir ilk yapıp zaping canavarı oldum...
Yüreğimin kesinlikle kaldıramayacağı saat 10-18 arasını keşfettim.Zira katiller,birbirinin malına göz dikmiş müstakbel gelin&damatlar ve kavgalar ile dolu dolu kapanmış durumda. Biraz izleyeyim diye açtın mı ya suratındaki kırışıklık eğilimini arttırıyorsun ya da küfür dağarcığını geliştirip zaplıyorsun.Sanırım şu an müthiş bir hızda zap yapabiliyorum kanallar arasında. Bir kanalın ne mal olduğunu anlamam milisaniye sürüyor diyebilirim...

Peki o saatleri denetlemeyen RTÜK ne yapıyor? Dikmiş gözünü dizilere(Dizi de izlediğimden değil ha!)...
Diziler şunu yayınlamalı bunu yayınlamamalı nutukları atıyor. "Fatmagül'ün suçu ne?" dizisi ile ilgili AKP'li bir vekilin konuşmasına denk geldim geçenlerde. Zat bu tarz dizilerin tecavüze özendirdiğini belirtiyor. Karşılık olarak ise senarist Barış Pirhasan amaçlarının tecavüze özendirmek değil, aksine bu ülkede bunların olmasını,bu yaşananların görmezden gelinmesini engellemek diye açıklıyor.
Fikir-zikir mevzusundan başkası değil bizim sıkıntımız bu memlekette anam.
Yasakla kardeşim bu memlekette herşeyi.
Eğer içki firması sponsorluğu varsa bir etkinliğin, 24 yaştan küçüğe alkol yok bu memlekette.Ama 18'den sonra bir insana herşeyi yapmaya yetkisi veriyorsunuz.Aile kurma, çocuk yapma(en az üç!),silah alma,adam öldürüp çocuk mahkemesinde yargılatarak daha az suç aldırma gibi bir sürü büyük şey yapabiliyor bir genç 18'inden sonra ama 24ü'nden önce yeterince büyümüş olmadığı için içki tüketemiyor.

Yasaklayın kardeşim yasaklayın ki bu ülkede yasakladıklarınız daha çok arzulansın,gerçekleşsin...

Sıkmayın canınızı siz. Hadi çayımızı içelim biz gene...

Güzel çayın nasıl demleneceğini anlatarak bitireyim yazımı. Sanmayın ki çaya geç başladım diye,kötü çay içiyorum. Şekersiz içip, daha güzel tadı yakalamayı karadenizli uşaklardan öğrendik eccük;

Demliğe toz çayı ekleyin.Ve bir miktar(dibini kapatacak kadar) soğuk su tutun üstüne.Ardından hemen süzün.Bu işlem çayın içindeki tozu süzecektir.Bunu bir kere daha yapın. Altta çay kaynarken temiz çay taneleri tozundan arınmış yapraklarını salacaktır(Türkiye'de berbat bir çay içtiğimizden yaprak göremememekteyiz çoğunlukla). Sonra demleyin çayınızı.Eğer çayınızın çabucacık demlenmesini istiyorsanız, demliği soğuk suya tutun ve tuttuktan sonra kapağını açıp kapatın.Bir daha aynı işlem ve çayınız hazır...

Bir güzel yudumlayıp karın keyfini çıkarın,evinizden çıkmadan,televizyon izlemeden tabii...

Friday, 28 January 2011

Gay temali bir İskoç kartpostalının Diyarbakır'da yaratabileceği şeyler üzerine

Nicedir asker ağa Cem'e kartpostal göndermek istiyorum. Fakat turizminden başka bir yatırımı olmayan ve bunu William Wallace'tan İskoç davarına kadar eldekileri allayıp pullayıp dibine kadar pazarlayan Edinburgh'da bir münasip kart bulamadım.

Aslında göndermek istediğim elbette ki, "ben burdayım, sen askerdesin" kartı değil. Tam tersi amacım bir ritüeli yaşatmaya devam etmek. Buralarda Sibel Can kartpostalı bulamayacağıma göre en azından bir Kim Kardashian ya da Cheryl Cole göndereyim istedim. Hani, bizdeki tursitik rezaletlerden ve sadece bir tanesidir: göt arasına mayosu kaç(ırıl)mış, veya anadan üryan plajda serilen güzelim kızceğizler olur. Bunlar bir kenara, en azından askerlik şubesinden geçip Cem'in eline ulaşabilecek bir karta bakındım. Dikkatle turistik dükkanlarda bu tip kartlar aranırken daha önce dikkatimi çekmeyen başka bir şeyin farkına vardım.

İçinde İskoç davarının bulunduğu binlerce kartpostal varken, kadın olan bir tane bile yok!İngiltere'de kadın ficudunun istismarına duyulan derin tepki ve hassasiyetten mi dersiniz? Elbetteki hayır, tam tersi burada işin içinde kadın olmadan işler yürümüyor. Fakat, onun yerine edeleli ve üstünde bi don veya etek bulunan, ya da bişey bulunmayan erkekler ve bunların bireysel veya önlü arkalı şekilde poz verdiği kartlar mevcut. Tabii Türkiye'de ve bir çok muhafazakar Avrupa ve doğu ülkelesinde böyle kartların satışı biraz kasabilir. Sanırım İskoçlar bu açık pazarı değerlendiriyorlar.

Amma ve lakin bu durum beni başka bir düşünceye de daldırdı çıkarttı. Neden arkadaşları bir askere Sibel Can vb. içerikli kartpostal gönderir? Müzikal hayranlığını bir kenara koyarsak bence bu durum kısıtlı imkanlar ve kontroller dahilinde ülke insanının pratik bir çözümünü işaret ediyor. Şimdi efendim, eğri oturalım doğru konşalım. Askerin belli ihtiyaçları var, o abazan ortamda 3 olan libido birbirlerine verilen gaz ilen 5 oluyor, 7 oluyor. Neşriyat sokmak da yasak olduğuna göre. Birinin asker arkadaşına yapabileceği en büyük kıyak o neşriyata yakın bir fotoğraf göndermek olabilir. Fakat, zinhar açıkta bir yeri varsa hayatta askerin eline geçmez. Bu durumda, askerin her kıvrımını bildiği bir ficud hatırlatılmalı fakat bu düşünceyi de tetiklerken kesinlikle âdab sınırları içinde ve kışla sınırlarından içeriye girebilecek bir şey olmalı. Buna biçilmiş kaftan, dansözlerin şahı, "Balık eti" kavramının model kişisi Sibel Can olmayacak da ben mi olacam.

Durum Sibel Can'la özdeşmiş ve hatta gelenekselleşmişse öyle bir şey gönderebilsem güzel olacaktı. Ben bişey bulamadım. Gay kartı gönderirsem ve o kart bi ihtimal içeri girerse sanırım o zaman Cem'in başını yakarım ya da kısmetini arttırırım bilemiyorum.

Sanırım alttakini ya da başka bir "fikren fenteziye açık şeklen dar kadrajlı" kartpostal arayışımı sürdüreceğim.

Wednesday, 15 December 2010

Hüzün ve Belanın Ülkesi



Ahmet Kaya’yı kaybedişimizin 10. yılı…

Çocuk denecek yaştaydım ve çok ürkmüştüm o sahneyle. Magazin Gazetecileri Derneğinin o gecesinde neden kimsenin Ahmet Kaya’ya sahip çıkmadığını bir türlü anlayamamıştım. O’nun o masada mağrur, gururlu oturuşunu hatırlıyorum. Hareketsiz çatalların önüne, arkasına düşüşüne sıfır tepki verdiğini…
Her şeyin bir bedeli olduğunu anlatmaya çalışır gibiydi aslında o zamanlardaki gururu. Şimdi şimdi anlaşılıyor ya, gülünç kalıyor havada uçuşan çatallar, onuncu yıl marşları,feryat figan vatan naraları...
Çatalların hepsi havada kaldı artık. Kürtçe ise devletin kanalında artık. Devlet kendi eliyle zamanında fişini kesti vatandaşının. Şimdi ise kendisi aynı fişi her gün kendine kesiyor göstermelik televizyon kanalı açarak, Ahmet Kaya’nın mezarını ziyaret ederek, anmasında bulunarak ve Kürtçeye saygılı ve ilgili(!) durarak ve en önemlisi Ahmet Kaya'nın aksine,bedelsiz kesiyor...
Devlet yaptığında mubah olan her şey vatandaşı yaptığında günah oluyor, hatta ölüm oluyor…

Ahmet Kaya’nın anma gecesi yapıldı 11 Aralık gecesi Lütfi Kırdar’da…
Gecenin açılış konuşmasını Sırrı Süreyya Önder’e, ehline vermişler. O’nu Sırrı Süreyya kadar özlü anlatacak adam az bulunacağından mütevellit, çok başarılı bir seçim olduğu kanaatindeyim. Geceye kimlerin katılacağını merakla bekliyordum. Siyasiler falan değil ha beklediğim. O gece çatal bıçak fırlatanlar da değil. Fırlatılmasına izin verenlerle benim asıl derdim. Orada,o gecede Türkiyeli kimliğiyle duran herkese ya lafım neyse en çokta sözde Kürt olarak orada olanlara. Hiçbiri yoktu gecede. Çünkü artık Ahmet Kaya’nın başlattığı karın ağrısının bir ilaca ihtiyacı olduğu gereksinimi gün gibi aşikar. Kürtlerin dillerini konuşmaya ihtiyacı olduğu gerçeği ise artık dillerde değil sadece, devletin de ecza dolabında. Artık onlar Ahmet K. Sayesinde Kürtçe türkü söyleyebiliyor evet, bir de üzerine söyleyebildikleri için daha fazla para kazanıyorlar. Hepsi fitil fitil çıksın bir yerlerinden hepsinin, o gece sesini çıkarmayanların, bana dokunmasınlar da deyip yaşayıp gidenlerin hepsinin Allah toptan müstehakını şeyetsin afedersiniz…

2009un başlarındaydı sanıyorum. Şivan Perwer’i Pusula’da izledik uzun zaman sonra. Hem Avrupalı Şivan’ı gördük sokaklarda yürürken, hem de hala şalvarıyla, puşisiyle alıştığımız Şivan’ı dinledik canlı canlı. Bilenler iyi bilir. Kürtler için Şivan’ın yeri hep başkadır. Bir ağıdı, sevgiliye özlemi, vatan hasretini, özgürlüğü, halepçeyi ve daha nicelerini ayrı ayrı hissederek dinleyebileceğiniz yegâne sestir Şivan bir Kürt için…
Önyargılarını bir kenara bırakmış her Türkiyeli içinse çok içli söyleyen bir halk ozanıdır…



O programa katılmadan bir süre önce TRT 6 in açılışına davet edilen Şivan, Türkiye’ye gelmeyi reddetti. Ben nedense hiç yadırgamadım. Kültür Bakanı sonra ve tekrar aynı çağrıyı yaptı: “Şivan Perwer nerede konser vermek isterse, buyursun gelsin. Bayram yapalım, halay çekelim, türkü söyleyelim. Türkiye'nin öfkeye, tartışmaya değil, barışa, bayrama ihtiyacı var. Şivan Perwer'in Türkiye'ye geleceği tarihi sabırsızlıkla bekliyorum. Mart ayında yapılacak Newroz kutlamaları için kendisine açık davette bulunuyorum.”

Şivan tekrar reddetti. Anlaması zor geliyor değil mi?
Yıllarca yasaklı kalmış, hakkında onlarca dava bulunan, tek suçu çalmak ve söylemek olan bir adama devlet kendi eliyle kapıları açıyor tekrar. Ve Şivan bir nevi barış talebini(!) reddediyor.

Şivan durumu açıklama ihtiyacı hissediyor;
“Güzel vatanımın bir karışını Avrupa’nın tamamına değişmem. Toprağımı çok özledim. Fakat bir gerçek var ki; Türkiye’de gereken bedeller hala ödenmedi. Türkiye, demokratik anlamda gereken olgunluğa, temel hak ve özgürlükler anlamında gerek seviyeye ulaşmadan, bütün sorunlarımız bitmiş gibi davranmak bizim gibi toplumda yeri olan insanlara yakışmaz.”

Bu açıklamanın aslında tercümesi şu; Ellerini sana dengesizce içten uzatmış devlet, yarın aynı şekilde sana elleriyle ateş eder, aynı hapisliği vatanında yaşarsın.Ve daha hiçbir şey değişmeden…

Ahmet Kaya bedeller ödenmeden bu ülkede, bir şeylerin değişmesini istedi. Ve bedelini kendi canıyla ödedi. Evet, değişen çok şey oldu. O günlerden bugünlere çok yol kat edildi. Evet, ama bu yolların tamamı çoktan kat edilmiş bir de üzerine başka yollar kat edilmiş olmalıydı şu zamana kadar. Ama ne yazık ki Türkiye hala bedeller ödüyor ve ödemeye devam edecek, etmeli…

Ta ki Şivan bu ülkede özgürce türkü söyleyene kadar…

Tanrı Şivan’ı Ahmet Kaya’yı koruyamadığının aksine korusun,

Amin…

Tuesday, 14 December 2010

Ahmedo Roni

Uçurtmam Tellere Takıldı, Ümit Kıvanç

Bu medyanın hepsinin götüne tıpa kaçsın emi!
50 yıl öncekine de, bugününkülere de...

Hepsini de ifşa etmiş bu belgesel, ne güzel etmiş...
Mahsunu, imirzalısı, adnan şenses şoparı, reha muhtar şaklabanı...
Bunların çoğu da rivayetliydi.
Aa, diyordu millet, mahsun'a da ordaymış diyorlar, edip akbayram peki?
Ham kayıttan vermişler tekrar,
Ne iyi etmiş, hepsi şimdi ileri demokratlarımız elhamdüliiah.

Haa ileri demişken, tayyip'le kılıçdaroğlu da programı nedeniyle teşrif edememiş
Tayyip hapisteyken ahmet kaya bi konserinde düşüncelerinden dolayı kimse hapiste olmamalı diye ona işaret etmişti bile.

Hepiniz allahınızdan bulun!..

Saturday, 4 December 2010

Muhterem cemaat, koyun derilerinizi Ikea'ya bağışlamayınız...

Lancaster'da vakit geçirmek artık bana zulum geliyor. Edinburgh'da tutunmaya çalışıyorum, fakat işler sıkışınca geri dönüp geçici yerler buluyorum. Bu sefer kampüs içinde Norveçli bir arkadaş, Arvid'in boş bir odası olan evinde kalıyorum. İlk defa keyfim yerinde, çünkü Lancaster'da ilk defa ısınıyorum...

Burada havalar çok nemli ve soğuk, evler de taş bina olmasına rağmen 100 senedir izolasyon görmediği için perişan halde. Dışardan tarihî ve otanik bir görünümü var, fakat "dışı seni yakar içi beni" durumu bu. Kombiyi harlasan da ısınmıyor, sıcaklık kalorifere az hayrını dokandırayım bile demeden uçup gidiyor.

Okuldaki yurtlar ise farklı, hepsi yeni binalar ama en güzeli ödenen kiranın içinde faturalar da var. Veriyoz kombinin gözüne afedersiniz hamam gibi etmeden bırakmıyoruz. Erken gelen kar-boranla evde hoş bir atmosfer oluşuyor. Dışarda soğuk ve kar, içerde sıcak ve iç sağaltan bir ambiyans.

Burada biriyle keçe muhabbeti etmeden de ayrılmamış oldum. Arvid, soğukla başetmenin kitabını yazmış insanların ülkesinden, malum. Geleneksel olarak neler kullandıklarını merak ediyorum. Keçeydi, yündü, kıldı tüydü derken vakit geçiyor. Benim gibi içlikle dolaşan bir Avrupalı görmenin buruk sevincini yaşıyorum.

Göçer yaşamanın da ayrı bir güzelliği var. Farklı iç ve dış mekanlar görmek, yaşamlar tanımak, onları karşılaştırmak enteresan oluyor. Fakat maalesef global yaşam her yerde. Milletin kendi ülkesine veya bulunduğu yere ait kültlerle yaşaması zorlaşınca, millet işin kolayına kaçıyor. Her evde Ikea tas tabak, bardak çardak, tencere tava görmekten baydım. Ne üstündeki şeyler, ne de malzemesi gram değişmiyor. Burda da hepsinden bir takım var.

Norveçli arkadaşla arada yaptığımız kutup ayısı muhabbetinden sonra evin salonunda gördüğüm postu görünce fikrim biraz değişir gibi olmuştu. Norveç'ten buraya taşınmış yerel bir güzellik olarak düşündüm. Almış ülkesinden getirmiş, salonunu kendi zevkine göre döşemiş dedim. Hafif ufaktı gerçi "kutup ayısı yavrusu muydu bu", dedim. Koyunmuş. Derken bir gün bakim dedim, nasıl tabaklamışlar, n'etmişler. Çevirdim, o da İKEYA anasını satayım.