Tuesday, 25 June 2013

Gezi Parkı Olayları

Erbil'den Gezi Parkı ve Sosyal Medya Gözlemlerim,

Ak Parti'nin antidemokratik uygulamalarını ve başbakan'ın itici, anlaşılmaz, kaba uslubunu eleştirerek başlamak istiyorum suç unsuru içereceği muhtemel, kimilerini kızdıracak, kimilerinin beklediklerini vermeyecek Gezi Parkı olayları analizime.

Öncelikle Gezi Parkı olaylarının bizi birbirimize yakınlaştırdığını düşünmüyorum.  (Toplumun hangi iki kesiminin birbirine yaklaşması gerektiğini düşünmek lazım öncelikle. Ulusalcılar ile milliyetçileri, AKP karşıtlığında daha da yakınlaştırmış olabilir. Tabi öncesinde ne kadar uzak oldukları da ayrı bir konu.)

Gezi parkındaki ağaçların kesilmemesi için orada toplanan ve de eylemi daha fazla özgürlük, şehircilik, çevrecilik, adalet ve hak için talep edenlerin arasında zaten bir uzaklık varmıydı ki? Bu güzel insanlar hali hazırda barış isteyen, demokrat, toplumun tüm kesimlerine saygılı, hiç kimsenin askeri olmak istemeyecek kadar akil insanlar değiller miydi?

Gezi parkı olayları sonrasında oluşan ortamın Kürt sorunu'nun çözümüne katkı sağlayacağını söyleyenler de var. Bu düşünceye de katılmıyorum. Geçmişte yaşanmış bir olayın, iki farlı yansımasını aktarmak istiyorum sosyal medyadan. Hatırlarsanız BDP İstanbul milletvekili Sabahat Tuncel bir eylemde polise tokat atmıştı ve günlerce sevgili medyamızda olay olmuştu bu hareket. Arkadaş listemde bulunan iki arkadaşım bu olayı paylaştı. İki farklı düşünceye ait iki paylaşım;

             İlki,       "teröristten tokat yiyen polis, halkına acımasızca saldırıyor!"
             ikincisi,  "şimdi anlayabiliyor musunuz neden polisin tokadı hakettiğini? "

(cümleler birebir aynı olmayabilir, affola).

Bu iki yorumu akıl ile düşünmek ve analiz etmek lazım. Eminim iki yorumu da beğenenler bile olmuştur. İkisi de Ak Parti karşıtlığı vesilesi ile polis karşıtlığını desteklediği için beğenilmiştir ama, fazlası bize bile trajik kaçar diye düşünüyorum iyi niyetle.

Gelelim kolluk kuvvetlerini zulmüne. Bu zulümlere neden bu kadar çok şaşırıldığını bir türlü anlayamıyorum. Bizim devlet geleneği değil midir karşıt olduğuna şiddet uygulamak? Sanki kolluk kuvvetlerimiz sadece Ak Parti iktidarı zamanında ceberrutlaşmış gibi bir algı var toplumda. Hadi 20 yaşını geçmemiş  gençliğin bu haklı algısını anlayabilirim ama yaşı 30'u geçenler Türkiye'de uygulanan ilk devlet şidddeti olmadığını bilmezler mi gezi parkı olaylarının?

12 eylül yıllarını, 90'lı yılların karanlık güneydoğu'sunu, Vedat Aydın'ın cenza törenini, faili belli faili meçhulları,  Manisalı gençleri, 1996 yök olaylarını, "hayata dönüş" adı altında 1999'da cezaevlerine yapılan ölüm operasyonlarını, daha dünkü Roboski katliamını ve daha belki binlerce benzer olayı çok yakın zamanda yaşamadı mı toplum..

Neden sustuk? Bu yaşananlar orantısız şiddet değil miydi devlet tarafından uygulanan?

Hadi bir halt edip sustuk!. Daha da önemlisi gelecekte de susacak mıyız? "öteki" olarak adlettiğinin yanında da tenceren ile çıkacak mısın balkona? facebook'da paylaşımlar yapacak mıyız? şimdi öteki olanı yanında istiyorsun ama o zaman hak ve adalet için adım atacak mısın sokağa?  Yoksa sadece popülist devrimci duyguları kabaran bir kalabalık olarak gezi parkı maceralarınla mı var olacaksın?

Kusura bakmayın ama ben polis şiddetine karşı olma durumunda iki yüzlülük ve bencillik yapıldığını çok açık gördüm.

Aslında olay sadece Polis şiddetine karşı iki yüzlü olmak da değil. Yargıyı eleştirirken de iki yüzlü davrananlar olduğunu düşünüyorum. Ülkenin kimi yerlerinde polise taş atan çocuklara yıllarca hapis cezası verildiğini biliyor muydunuz acaba? facebook'u çok takip etmiyorum ama şimdilerde günlerdir kopyala yapıştır paylaşım yapanlar, insan hakları savunucusu, devrimci, özgürlükçü kesinlenler hiç düşüncelerini dile getirmişlermiydi acaba o zamanlar?

O zaman ki sessiz kalabalığa sitem eden bir arkadaşımın durum güncellemesini aşağıda;

"Diyarbakı'da polise taş atana terörist, İstanbul'da taş atan devrimci denir "

Haksız mı sizce? Tahmin edebiliyor musunuz bu çocuklara hapiste nasıl davranılabileceğini sevgili polislerimiz tarafından? ya da şimdilerde eleştirdiğimiz medya bu çocuklardan hiç bahsetti mi? Sahiden de medyanın nasıl manipulasyon yaptığını ilk defa penguen olayı ile mi fark ettiniz? bu kadar mı hödükleştik? yazarın teki utanmadan twitter'da "yani şimdi biz kürtleri bu medyadan mı izledik yıllarca" (gibi birsey) diyecek kadar da alık olabiliyor..

Sanırım KCK davalarına değinmek lazım yargıdan bahsederken. Neredeyse bütün teşkilatı  (son sayıyı takip edemedim ama binlerce olduğunu biliyorum) hapiste olan BDP'lilerin haklarını savunmayıp, düşünce özgürlüğü kapsamına almayıp, Ergenekon Tutukluları'nın haksız yere içerde olduklarını söylemek "ahlaklı" bir söylem midir ? Ülkenin yargı sisteminin çöktüğünü şimdi mi fark ettiniz?  Neredeydi adalet arayan hukukçular Hrant Dink ve Pınar Selek davaları görülürken? Kimilerine özel hapishane koğuşları inşaa edilirken, kimi katiller yargılanmadan ortalıkta dolaşırken, gencecik çocuğun kolunu kameralar önünde kırarken sivil polis neredeydi Çağlayan adliyesini dolduran avukatlar?

Sahiden de Halk Tv neredeydi yıllardır? 

Ben kimsenin acısını, yediği dayağı, yattığı hapisi, rengini, cinsiyetini, dilini ve de aidiyetini kıyaslamıyorum. Sadece kendine demokrasi, hak, özgürlük ve güç istemenin ahlaklı bir istek olmadığını biliyorum. Ve de politik ahlak sahibi olmayan ideolojilerden bir hayır gelmeyeceğini de çok net biliyorum. Üstüne toplumun %50 sini aşağılayanların paylaşımlarını gördükçe "ahlak" kavramını sorgulamamak elde değil.

Sadece "kendine" isteyenlerin gücü elde ettiğinde başımıza neler getirebileceğini hep birlikte görüyoruz. 

Demokrasimizin ödediği bedellerden biridir Gezi Parkı olayları. Uzun vadede kazanımları olacağını  da düşünüyorum.. (Kazanım olarak da, bir milliyetçi chp, pardon pardon! cephe hükümetinden bahsetmiyorum. Yanlış anlaşılmayayım). Varoluşundan beri ilk defa meydanlarda sistem eleştirisi yapan milliyetçi, ırkçı temeller üzerine kurulu ideolojilerin evrensel değerlere saygılı bir yönetim şekli benimseyeceğine asla inanmıyorum.

12 Eylül Anayasasını bile değiştirememiş 33 yıllık, adı sivil, tüm geçmiş iktidarlarımızın ................. canı sağolsun..

Tek dileğim barış sürecinin en az etkilenmesi..

Thursday, 19 January 2012

DÖRT HAİN KURŞUNUN HATIRLATTIĞI DİLLER ARASI BİR ÇOCUKLUK

Kaç yıl geçti Hrant Dink'in öldürülmesinin üstünden. Gerçek failleri bir türlü ortaya çıkarılmayan bir sistem cinayeti daha yaşadık 5 yıl önce. O yıl Gazete Odtülü'de yayımlanan bir yazı yazmıştım. Çocukluğuma dek giden.. Onu paylaşmak istedim. Elimden başka birşey gelmedi. Ne anmasına gidebildim ne de Agos'un önündeki vicdanlı kalabalığa katılabildim. Hayat benim için devam etti.
Bir yılı aşkın süredir Erbil'de yaşıyorum. geçen hafta evimizin bozuk olan elektrikli su ısıtıcısını değiştirmeye gelen usta ile iletişim kurmaya çalışıyordum. Kürtçesi ve İngilizcesi iyi değildi, çat pat anlaşabiliyorduk. Keldani ya da Asuri olduğunu düşünüyordum. Daha sonra Ermeni olduğunu ve adının Norayir olduğunu öğrendim.. Yine aklıma düştü Hrant, utandım Türkiyeli olduğumu söyleyince. Daha fazla soru sorup da geçmişini deşmeye de utandım.. Norayir'in geçmişinde yüce devletimizin Ermenilerle ilgili kara hatıralarına rast gelmekten korktum..

Nasıl oldu da ölüme bu kadar alıştırıldık bilmiyorum.. Ölümü meşrulaştırmaya ve kutsallaştırmaya ise son sürat devam ediyoruz.. İnsanlık durumumuzdan utanıyorum..

"

DÖRT HAİN KURŞUNUN HATIRLATTIĞI DİLLER ARASI BİR ÇOCUKLUK

Benim ve kardeşimin çocukluğu biraz farklıydı akranlarımızın çocukluklarından. Anne ve babası ile anadilleri farklı, kaç yüzyıl insanı vardır tanıdığınız? Önceleri bu farklılığı anlayamamıştık. Ara sıra annem ve babamın bilmediğimiz bir dilde konuştuklarına şahit olurduk, genellikle bizim duymamızı istemedikleri konularda hemen bu gizemli dilde anlaşırlardı. Bu gizemli dilde, vurgular değişir, kelimeler ağızdan daha farklı çıkardı. Sanki evimizde iki yabancı konuşuyormuş gibi merakla dinlerdik. Farklı dillere rastlamak yalnızca bizim evimize veya akrabalarımıza özel bir durum da değildi. Özellikle mahallede anlamadığımız dillerde konuşan insanlara rastlamak, bu dillerin gizemini iyice arttırır ve biz de bu dilleri öğrenmek için sabırsızlanırdık. Küçücük bir çocuk elbette her şeyi bilemezdi değil mi? Bu esrarengiz dilleri, okulda kesinlikle öğreneceğimizi düşünür ve büyüdüğümüz zaman ailemizi ve çevremizdeki insanları daima anlayabileceğimizi söylerdim kardeşime o zamanlar.

1980’lerin ikinci yarısıydı, nedense o yılları hep gri tonlarda hatırlarım. Gri benim için kasvettir, acıdır. Renkleri, farklılıkları saklamak için birebirdir gri. Siyah ile beyazın arasına öyle geniş bir alana dağılmıştır ki kaypaklıkta eline kimse su dökemez grinin. Sanırım sadece benim için değil herkes için de griydi o zamanlar dünya. Ben hatırlamam ama Türkiye kirli yeşile boyanmış o dönemden birkaç yıl önce. Meğerse o kirli yeşilin ardından kalmış gri ve tonları; yıllar sonra sayfalar arasında bulduklarımın fısıldadıklarına göre…

Neyse, gelelim o günlere… Siyah önlük giyme vaktim gelmişti. Bir gün diğer binlerce akranım gibi ben de okulun ilk gününe hazır bir halde, siyah önlüğümü heyecanla giymiş, ne yaptığını bilmez bir kalabalığın içinde yaşlı gözlerle, annelerine farklı dillerde heyecanlarını belirtenler arasında bulmuştum ufacık bedenimi. Binlerce çocuğun umut dolu heyecanı, siyaha boyanmış önlükler içinde yitip gitmişti sanki. Siyaha boyalı rengârenk düşleri beyaz bir yaka ile kurtarmak istemişti büyükler, ama becerememişlerdi. Siyah önlüklerin hepsi birbirine benzerdi, fakat çeşit çeşit yakalara rastlamıştım sonraki günlerde: temiz yakalar, kirli yakalar, ütülü yakalar, dantelli yakalar, kirli-ütüsüz ve dantelsiz yakalar… Hatta bir süre sonra yakası kopuklarla bile karşılaşmaya başlamıştım.

Benim yakam temiz ve ütülü olduğu için, okul girişinde yapılan kontrollerde günün en önemli işini yaptıkları sanırcasına öğrencilerin kılık kıyafetlerine bakan öğretmenlerimin gözüne hiç batmamıştım. Annemin özenle yıkadığı, babamın her Pazar akşamı ben banyo yaparken ütülediği yakamın temizliği ve ütülü oluşu sebebi ile hiç azar işitmemiştim davudi sesli öğretmenlerimizden. Çocukluktan olsa gerek, başıma bela açmadığı için yakamla gurur duyduğum bile olmuştu.

Kendilerini leyleklerden alan insanlara anne ve baba diyenler arasındaydım. Fakat herkes ‘anne’ ve ‘baba’ demiyordu, aynı saflıkta başka kelimeler ‘anne’ ve ‘baba’nın yerini alabiliyordu bana gizemli gelen dillerde. Aile büyüklerim arasında da bu esrarengiz dillerde konuşuluyordu,  koca kentin bugünkü kadar kalabalık olmayan sokaklarında da. Arkadaşlarım da sınıfa girene kadar aralarında konuştukları bu dili unutup, bildiğim tek dilde konuşmaya başlıyorlardı. Günler geçiyor, ben anne ve babamın gizemli dillerini anlayamamaya, arkadaşlarımın aralarında konuştuklarını duymamış gibi davranmaya devam ediyordum. Sanki kocaman bir oyunun içindeydim. Kurallarını benim dışımda herkesin bildiği bu oyunda belirsiz bir tamamlayıcıydım. Uzun yıllar rolümü kabul ettim…

Zamanla bu gizemli seslerin arasında da farklılıklar olduğunu sezmeye başlamıştım. Tarihi kentin surlarının dışında kalan beş katlı, her daim bozuk kaloriferli, bodrumunu her bahar su basan binamızın, Birlik Apartmanı’nın, beşinci katında oturan Ömer ve ablası Fethiye; ikinci katında oturan gizemli yaşlı çift, bir de yan binamızda oturan Şefik ve ablası Jaklin herkesten çok daha farklı bir dilde konuşuyorlardı. Üstelik daha sessizce ve “güvercin tedirginliğinde”…

Şefik, en yakın arkadaşlarımdan biriydi. Annesi ve babası ile benim anlamadığım dillerden biriyle konuşan ayrıcalıklılardandı. Bu sebepten dolayı ona hep imrenirdim. Benden daha büyük değildi, daha uzun değildi, daha güçlü de değildi fakat annesi ve babası ile farklı bir dilde konuşabilmesi onu özel kılıyordu. Okuldan gelir gelmez kendimizi sokağa atar ve türlü oyunlarla zaman geçirirdik. Binamızı yan binalardan ayıran bir buçuk metrelik, tarihi kentin kara taşlarıyla örülmüş kalınca bir duvar vardı. En büyük eğlencemiz bu duvara tırmanmak ve duvar boyu koşturmaktı. Bir dönem, mahallenin bütün erkek çocuklarının en büyük eğlencesiydi bu duvar. Duvarda tırmanılması kolay yerler olmasına rağmen, maharet her yerden duvara çabucak tırmanabilmek, düşmeden hızlıca hareket edebilmek ve duvardan sürünerek ve korkarak değil de gözü kapalı atlayarak inebilmekti. O gri günlerden bir gün, ellerimizde ekmek arası domates peynir, sokağa fırladığımız alelade bir gün, yine bir okul çıkışı, Şefik ile bu duvar üzerinde koşturmaya başlamıştık. Duvarda hiç tırmanmadığımız yerler arardık ilk önce, daha sonra birbirimizin tırmandığı yerlerden tırmanmaya çalışırdık. Kısa süre sonra sıkılır, anlamsız bir şekilde duvarda koşturarak ileri geri gider gelirdik. Yine öylesine koşarken bir akşamüstü Şefik iki adım önümde duvardan aşağı düştü. Her şey birden bire olmuştu. Bütün annelerin korkulu rüyası o anda gerçekleşmiş ve gözlerimin önünde Şefik duvardan düşüvermişti. Kendime geldiğimde aradan saatler geçmiş gibiydi sanki ve Şefik hala aynı yerde yatıyordu. Gür kıvırcık saçlarının hemen bitiminde başlayan, hafif tombul, pespembe yüzünün sağ tarafı kanlar içindeydi, ayaklarını ve kollarını oynatırken acı çekiyor ve ağlamadığı zamanlar annesi ile yine o bilmediğim dilde konuşuyordu. Ara sıra kesişen bakışlarımız, düşmesinde benim de payım olduğunu düşündürüyordu. Yerde yatan arkadaşım hastaneye götürülürken neler olduğunu anlayamamış, annemin elinin sıcağına kavuşuncaya dek donuk bir şekilde duvara bakakalmıştım. Eve gidip de kapıyı ardımızdan kapatıncaya kadar hiç konuşmadım, korkumu sezen annem “Şefik iyi, bir şeyi yok” demişti. Aynı akşam Şefik hastaneden gelince, annem ile onlara gittiğimizi hatırlıyorum, hafızam beni yanıltmıyorsa elimde ya taç kraker ya da başka bir bisküvi vardı. Ne yazık ki arkadaşımı en son salona kurulmuş hasta yatağına sırtüstü uzanmış, yüzünde, kollarında ve bacaklarında sargı bezleri, gözlerinin etrafı morarmış olarak hatırlıyorum. Bir de duvarlarının tam ortasına asılı duran, elleri iki yana açılmış, başı yana düşmüş, acıklı yüzünden yaşamında hiç gülmediğini düşündüren tahtaya bağlanmış o sıska adama ait heykeli hatırlıyorum. Hafızamı zorlamama rağmen Şefik’i iyileşmiş olarak gördüğümü anımsamıyorum, sanırım o sıralar binamızdan taşınmışlardı.

Ömer benden bir iki yaş küçük, Fethiye ise büyük olduğu için bu mavi gözlü sarışın arkadaşlarımla çok samimi olamamıştım. Topluca oynanan oyunlarda oyun arkadaşlarımız olarak kaldılar. Ta ki anneleri gelince ve gizemli bir dilde eve gitmeleri gerektiğini söyleyinceye kadar… Ömer ve Fethiye de ortadan kayboldular bir gün. Daha sonraları annem Ömer ve Fethiye’nin, o zamana kadar hiç duymadığım, Kanada adlı bir ülkeye gittiklerini söylemişti. Yoksa Şefik de mi oraya gitmişti?

İkinci katta oturan, her akşam sırtında eskimiş bir çuvalla, ütülü elbiseleri ve yorgun bakışlarıyla binaya girişini gözlediğimiz, fötr şapkalı yaşlı amca ve sadece balkonda iken gördüğümüz eşi de bu gizemli dillerden birinde konuşuyorlardı. Mahalle arkadaşlarımız ile dillerimiz farklı olsa da hayal gücümüz ortaktı ve bize korku dolu oyunlar oynardı sürekli. Bu yaşlı amcayı da hayal gücümüzün yarattığı bir korku karakterine büründürmüştük. Her akşam sırtında dolu ve eski bir çuval ile binaya giren yaşlı amcayı gizlice izlerdik. Korkumuzun sebebi, sırtındaki çuvalda ufak çocukları evine götürdüğünü ve karısıyla bu çocukları yediklerini düşünmemizdi. Bu çuvaldaki çocukları kurtarma planları yapar; fakat her akşam korkarak sesimiz çıkmadan sadece izlemekle yetinirdik. Derken bir gün bu yaşlı çift de binamızdan taşındı. Mahallenin çocukları olarak çok sevinirken, nereden bilebilirdik ki, birlik apartmanının renklerini teker teker kaybettiğini, gizemli dillerden birinin eksildiğini…

Artık ilkokulu bitirip de biraz daha akıllanınca, bir gün babam bana yaşlı amcanın yıllardır esnaflık yaptığını anlatmıştı, sırtındaki çuvalda ise sadece önemsiz öteberisini taşırmış. Ermeni olduklarını ve sadece Birlik Apartmanı’ndan değil, şehrimizden ve ülkemizden de göç ettiklerini söylemişti. Tıpkı Şefik, Jaklin, Ömer, Fethiye, yaşlı çift ve binlerce diğer Anadolulu Ermeni gibi… “Neden” diye sormuştum ama babamın açıklamasını ve ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım.

Aradan yıllar geçti, ben bir büyüdüm hayallerim iki küçüldü, hayallerim iki küçüldü ben üç büyüdüm. Ve öğrendim…

Önce yakaların neden farklı olduğunu öğrendim. İnsanlar arasındaki eşitsizliği gözlemek yetti bu farklılığı anlamak için: daha ufacıkken bazı arkadaşlarımın neden çizmelerinin olmadığını, neden bisiklete binemeden bizi izlediklerini anladım.

Zazaca’yı, Kürtçe’yi ve Ermenice’yi okulda hiç öğrenemeyeceğimi gayet iyi anladım. Bu dillerin öğretilmesi şöyle dursun, bu dilleri konuşan insanların hor görüldüğüne bile şahit oldum.

Birlik Apartmanı’nın birliğinin neden bozulduğunu da öğrendim, farklı olanın neden göç etmek zorunda bırakıldığını da, göç etmeyenlerin başına neler gelebileceğini de…

Milliyetçilik denen duvara tosladım milyonlarca 21. yüzyıl vatandaşı gibi. Düşünüyorum da sadece biraz daha şanslıymışım bu satırları yazabildiğim için, okuduğunuz için sizler de talihli sayılırsınız sanırım. Her hangi bir yerde doğmuş olmaktan, her hangi bir ırka mensup olmaktan ötürü, doğduğumuz topraklardan göç etmek zorunda kalabilir, soğuk bir namludan çıkan şerefsiz kurşunlara de hedef olabilirdik.  Yaşamı ne kadar sevdiği gözlerinden anlaşılan, daha çok anlatacakları olan, milliyetçilik, ırkçılık ve faşizm kurbanı on binlerce dünya insanını ve göç etmek zorunda bırakılan milyonları düşündükçe…

Fikirlerinden ötürü katledilen insanlar arasına Hrant Dink de katıldı maalesef. Ülkemizdeki Ermeni sorununu diyalog ile çözmek isteyen, fikir adamı, her tanıyanının “dünya güzeli insandı” dediği Hrant Dink’e sıkılan kalleş kurşunlar, bana da çocukluğumu hatırlattı, alelade bir akşam medyanın nankörce, kendini aklamak için çabaladığı haberleri izlerken. Diyarbakır’da 20 yıl önce aramızda hiç sorun olmadan yaşadığımız, dünya güzeli Ermeni hemşerilerimi hatırladım. Diyarbakır’ın daracık sokakları olan Ermeni Mahallesi Hançepek’te, elimde ikinci el bir Zennit marka fotoğraf makinesi, dolaştığım ilk gençlik günlerimi hatırlattı. Aidiyetlerini bulamamış, sadece atalarının kanları ile kendilerini ifade edebilen ırkçılara ve akordu bozuk bir halde çalınan ırkçı ülkem havalarına karşı “Yaşasın halkların kardeşliği!” tümcesini söyleyebileceğim her ortamda, daha sık ve daha sesli, söylemem gerektiğini hatırladım. Milliyetçilik, faşizm, ırkçılık ve bütün ilkel ‘düşünmeme’, ‘düşünememe’ sistemlerini gömmemiz gerektiğini hatırlattı. En önemlisi, bir insanın, bir babanın, eşin, amcanın,  dayının yaşamının daha sona erdirildiğini hatırlattı...  
                                                                                           
"

2007 yılında Gazete Odtülü'de yayınlanmıştır.

Saturday, 7 January 2012

Ne mi düşünüyorum ?

Bazen geriliyorum. sürekli ne düşündüğümü soruyorsun. "Sana ne" diyeceğim ayıp olacak. millet üstüne alınacak.. Bir cevap veremiyorum ya sana facekardeş.. cuma cuma memleket hallerini düşündüm durdum. aşağıda da yazdıklarım. muhtemeldir ki bir yerlerinde suç !? işlemiş olma ihtimalim de var ya.... neyse... artık o da bir türlü inanamadığımız kaderimiz olsun...

Enteresan işler oluyor memlekette. Cumhuriyet tarihi boyunca siyasete karışmayı düstur edinmiş askeri vesayet rejimi ilk kez yaptıklarından sebep yargılanabiliyor. Demokratik bir ülke için olmazsa olmaz bir gelişme aslında. Bu hamleyi yıllarca sol siyasetin yapmasını uman romantik bir solcu olarak, bir ton yanlışı, antidemokratik uygulamayı bünyesinde bulunduran kendine çıkarcı pozlu bir parti iktidarda iken birilerinin yapılıyor olmasını ise tam olarak sindiremiyorum.
Fakat işin asıl rahatsız edici boyutu, toplumun kimi kesimlerinin bu yargılamalara bakış açısı. Kendilerini solcu, atatürkçü ya da kemalist olarak sınıflandıran (sıfatların çok önemi yok) kimi insanlar bu askeri yargılamalara şiddetle karşı çıkıyor. Ben bu karşı çıkışı samimiyetsizlik olarak görüyorum facekardeş. Çünkü hayatlarında ilk defa düşünce suçu ile tanışan bu kalabalık sadece ama sadece kendine hukuk arıyor... Bu ülkede milyonlarca insan haksız yere düşünce suçundan dolayı yargılandı ve hatta yargısız infaz edildi.. (türlü din, ırk ve ideolojiden). Halen de 4000 e yakın bdpli kck davasından yargılanıyor mesela şu an. Fakat ne hikmetse "hukuk" ve "tarafsız yargı" dedikleri bu noktada devreye girmiyor. Geçmişte de girmedi. Hepsi terörist zaten bu insanların. Onlara oy veren 3 milyon insanı da yakında terörist olarak sınıflandırırlar. Üstelik bu sınıflandırmayı Ak parti ile de el ele verip yaparlar.. Peki "hukuk"'ları ne zaman devreye giriyor? kendileri gibi düşünen gazeteciler ve askeri memurlar yargılanınca !. Çok değil azıcık vicdan yeterli olur aslında anlamak için ikiyüzlülüğü.. İpinin ucu gerçekten kaçmış ergenekon'u adaletsiz bulurken, senin gibi düşünmeyen gazetecilerin ve siyasi parti temsilcilerinin yargılanmasına laf edemiyorsan eğer, hukuktan bahsettiğinde komik duruma düşersin. O güzel sözlerle bezenmiş demagojik siyasi laflarınla ancak (burda af diliyorum yaşı tutmayanlardan) taşşak geçerim facekadeş ne düşündüğümü sorduğunda..
Haksız yere kimsenin yargılanmaması elbette tek evrensel hukuk doğrusu olmalı. Ama Türkiye'nin hep istisnaları vardır. jeopolitik konumumuz çoook önemlidir ve bütün dünya türklere düşmandır. amerika'nın ve israili'in oyunlarıdır başımıza gelen herşeyin sorumlusu. Yıllardır tek bildikleri aynı nakaratları tekrarlamak.. aynaya bakmazlar hiç. biz nerde yanlış yaptık diye sormazlar. afedersin ama şeyleri yemez facekardeş.. Düşünce özgürlüğü ise herkese ve her ideolojiye aynı mesafede olmalı. Baş örtülü birinin üniversiteye gidememesini eleştiren kişi, sosyalist bir öğrencinin yök tarafından okuldan atılmasını da eleştirebilmeli. Ama bizde işler böyle yürümüyor bilesin..

Asker ise sadece işini yapsın artık. Siyasete, topluma bulaşmasın. Daha geçen gün genel kurmay başkanının kürtçe eğitime karşı olduğunu söylediği bir röportaj okudum milliyet'te. Ki kendisi ne toplum bilimcidir ne de eğitim bilimleri uzmanı. Bıraksa bu işleri de sivil vatandaşlarına bomba atılmaması için çalışsa çok daha doğru olur sanki. Asıl o zaman bu toplumun kendisine biçtiği görevi layıkıyla yerine getirmiş olur. Hiçbir üretim yapmadan, milletin vergisiyle ayrıcalıklarla yaşamasını bu şekilde bile hak edebilir mi bilemiyorum ama.. milletvekili maaşlarını eleştirenler, senin aracılığınla paylaşanlar, birgün olsun askerin yaşam standartlarının topluma nazaran adaletli olduğunu eleştirebilmişler midir acaba bunu da bilemiyorum ama bu ayrı bir ne düşünüyorsun sorusu cevabı olsun.. Konuya dönersem tekrar, Sosyologlar ve eğitimciler konuşmalı insanların hangi dilde, nerede ve nasıl konuşacaklarını. kesinlikle askerler değil.. aslında sen de suç işliyorsun facekardeş kürtçe arayüz yaparak haberin olsun.. çünkü böyle bir dilin olmadığını söyleyen mahkemelerin dünyasında da kullanılıyorsun. birgün başına iş açabilirsin haberin olsun..
Siyasetin gücü el değiştiriyor bizim memlekette. Karşılıklı blöfler yapıldı ve artık ellerini açıyor gücün eski ve yeni sahipleri. 28 şubat ile başlayan Ak partiyi iktidara getiren süreç gücün el değiştirmesinden başka birşey değil. Şakşakçılığını muhafazakar kemalist elitin yaptığı askeri vesayet rejimi, yerini ak parti ümmetinin yetiştirdiği fırsatçı, muhafazakar liberallere bırakıyor. Aslında al birini vur ötekine. Olan yine öteki olana, en temel insanlık haklarını almak isteyen kürtlere, alevilere, vatanlarında huzurla yaşamak isteyen azınlıklara, kendini farklı hissedenlere, gerçek hak ve adaletin peşinde olan kalabalıklara olacak.. Çünkü bu noktalarda iki canavar ideoloji de çok güzel anlaşabiliyor.. İkisinin de beslendiği ırkçı ve muhafazakar bir taraf var çünkü. Siyasette bu ciddi değişim olurken, ekonomide ise rant'ı paylaşanlar değişiyor sadece. Zengin olanlara rantın kaymağını yiyen, giyimleri, bıyıkları, yaşamları farklı yeni zenginler ekleniyor.. Yoksul ise elbette aynı yoksul. sadece sayıları gün be gün çoğalmakta..
biz on yıllardır bu işlerle uğraşıyoruz işte facekardeş.. senin aracılığınla sürekli ıvır zıvır gönderip vatan kurtarma sevdasına kapılması da bu yüzdendir vatandaşımın... benim gibi çıkıntılar da çıkıyor işte arada.. neyse.. ne diyorlardı senin dilinde? kib..

Friday, 30 December 2011

Barış istiyorum..

Ahmed Arif’in iç sızlatan otuz üç kurşun şiirine vesile olmuş talihsiz toplu cinayeti hatırlatan bir vahşet yaşadık 29 aralık 2011 de şırnak'ta. Savaşın, yok etmenin türlü şekillerinin insanlık tarafından nasıl bu kadar rahat taşınabildiğine inanamıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin kara lekelerle dolu, Sünni-türk şekillendirmeye dayalı, ötekini reddeden çok kirli bir tarihi var. Son dönemlerde, Dersim olayları, Maraş olayları, Ermeni olayları derken birçok insanda ezer bozuldu sanıyordum. Popüler medyaya sihirli bir değnek dokunmuşçasına bir geçmişle yüzleşme başlamıştı. Enteresan gelişmelerdi bunlar. Dikkat ederseniz hepsi de “olaylar” olarak adlandırılıyor. olaylar, çünkü bu olayların ne olduğuna daha karar veremedi muktedirler. Daha 12 eylül rejimi ve 90 lı yılların faili meçhulleri dosyaları da açılmayı bekliyor. Devletin kirli örgütlenmeleri olduğu açık bir gerçekti. Benim şaştığım bunlar değil. Aksi beni şaşırtırdı zaten. Bireysel tarihimde duyduğum, gördüğüm bunların sağlamasıydı zaten..

İçimi acıtan, son yaşanılan ölümlerden sonra kaçakçılığın cezasını öldürmek ve yok etmek olarak algılayan, insanımsı tek hücrelileri sosyal medyada ortaya çıkarması. Vicdanı tecavüze uğramış bireyler topluluğu olduk. Son yaşanılan vahşet, ki bir teknik yanlışlık olarak adlandırılmaktadır, bu cinayeti haber yapmaktan bile aciz medyanın ne kadar karaktersiz, ıvırıp kıvıran muktedirlerin de ne kadar sahtekar olduğunu artık iyice ortaya çıkarmıştır.

Kaçakçılık, sadece sınırdan sigara, çay, mazot ve telefon kaçırmakla olmuyor. Vergisini ödemediğin her kuruş bir çeşit kaçakçılıktır. Türkiye’de vergi kaçırılmasına göz yummayan insan var mıdır acaba? Çalışanının skk’sını eksik yatıran şirketler, devlete milyonlarca tl geçiren özel hastaneler, yurt dışından ucuz elektronik eşya getirenler, gümrüklerdeki rüşvetler, ihalelerdeki yolsuzluklar. Sistemin ortak dili ekonomik rant olmadı mı bugüne kadar?. Kocaman bir rant ülkesi olduğumuzu nasıl unutabiliyoruz da kaçakçılığa ölüm cezasını reva görebiliyoruz. Kurcalasak çoğumuzun geçmişinde bu pisliklere bulaşmışlığımız da vardır.. fakat hiçbrimiz bu kaçakçılıklarımızın cezasının bombalar ile parçalanmak olmadığını çok net biliyoruz.. tam tersi haklı çıkarırız kendimizi. “Vergiler çok yüksek”,” herkes yapıyor”. Falan da filan..

Yurt dışından gelen arkadaşlarımızdan  telefon istemeyi çok iyi beceriyoruz (misal, Iraktan 800 dolara iphone 4s getirebilirim dersem kaç kişi hayır der). Kaçak içkileri bavullarda yurda sokmayı çok iyi beceriyoruz (10 dolara rakı da getirebilirim mesela). Kendimize öyle yalanlar atmaya alışmışız, öyle uyuşturmuşuz ki beyinlerimizi, göremiyoruz. Sistemin tam da istediği gibi düşünüyoruz. Fakat işin içerisine kaçak olarak ekmeğini kazanmaya çalışan insanlar girince herkes ithalat-ihracat konusunda uzman, ahlak zabıtası kesilebiliyor. Bir de bu insanlar kürt olunca “vurun ulan vurun” demeyi de vatanı sevmek olarak değerlendiriyor toplum. Irkçılığa programlanmış yalakalar ordusuna döndük toplum olarak.. halkını kaçakçılığa muhtaç eden sistemi eleştirmek yerine, kaçakçılık yapanlara milyon dolarlık bombaları yakıştırıyoruz.. Bunları yaparken de tabiki vatanı en çok sizler seviyorsunuz! ve de elhamdilullah müslümansınız!..

Türkiye'de yapılan kaçakçılıkta, uyuşturucu ticaretinde kimlerin parmağı olduğunu, işin nasıl yürütüldüğünü herkes çok iyi biliyor aslında.. Doğu'dan giren eroin Edirne'den nasıl çıkıyor acaba! hiç düşündünüz mü? Pkk’nın Meriç nehri yapılanmasının sallarla geçirdiğini düşünüyor olamazsınız herhalde eroini..

Devlet eliyle kaçak benzine, mazota göz yumulmadığını mı sanıyorsunuz? Sınır ticareti yapan tankerlerin kocaman mazot depolarını bugüne kadar görmediniz de katır sırtına yüklenmiş mazotları mı kaçakçılık olarak algılıyorsunuz. Bu vahşetin tanıklarının anlattığı diğer hikayelere ise inanmak istemiyorum.

Bir de istihbaratı amerika’nın verdiğini söyleyenler var, yakında işin içine İsraili de katarlar ve işin içinden sıyrılırlar. Bu kadar mal bir ülkemiyiz ki amerikanin oyununa gelip duruyoruz on yıllardır. Yoksa kendi kirli işlerimizi aklamak için sorumluluğu başkalarına atmakta mı çok başarılıyız.

ırkçılıktan beslenen paradigmanız iflas edeli çok oluyor.. 30 yıldır savaş dışında çözülmesi için hiçbir yolun denenmediği bir sorunu inadına kan dökerek ile çözmeye çalışmak, hiçbir aklın ve ideolojinin kabul edebileceği bir ahlaka uygun değildir. 3 milyon oy almış bir partinin binlerce yöneticisini hapse atmak “siyaseti bırak, başka yollarla mücadele et” demekten başka nedir ki?

Bir zamanlar akp’nin devletin inkarcı dilini değiştirdiğini (ki kısmen yaptı da bunu) ve kürt sorununa çözüm bulacağı inancını taşıyordum. Oy verecek kadar değil ama iki oyum olsaydı ikincisini kendilerine vereceğimi söylerdim. Sağlam kazık yediğimi şimdi fark ediyorum. Rejim, hükümetlerden bağımsız olarak sorun çözmekten ziyade düşman yaratmak üzerine kurulmuş..

Çok şey var söylenecek ama artık benim “barış istiyorum”dan başka bir lafım yok. Ne dersem diyeyim, Hep bir "ama"sı olacak insanların, şiddeti yücelten, herkesin hep bir “ama”sı olacak.

Ölenlerin ailelerine sabır diliyorum..yüzlerce eve ateş düştü.. devlete zaten on yıllardır küs olan bölge insanı artık öfkeli de olacak. ve bu öfke için bütün haklı sebeplerini de savaş yanlısı hödükler, militarizm yanlıları, statükocu cumhuriyetçiler, gülen yardakçıları ve ırkçılar altın tepside sundu..

29 aralık 2011, lekelerle dolu türkiye cumhuriyeti tarihine kocaman bir kara leke daha ekledi. cümleten geçmiş olsun. 10 yıllar sonra dileyeceğiniz özrünüzü de şimdiden münasip bir yerinize sokabilirsiniz...

Thursday, 15 September 2011

El ele ver gidek..

Çocukken kulağımın pek aşina olduğu bir sesti cümbüş sesi. Çok da severmişim o sesi, duymayınca anladım çok eksikliğini. Ankara'da duymaz olmuştum. Sırf bu yüzden oturup kel Ekrem'in sunduğu TRT GAP Diyarbakır çekimlerini izleyip izleyip daha bir özlüyordum Diyarbakır'ı. Bir gün Bedri Ayseli çıkmıştı o programlardan birine. Aman allahım o ne keyifti bana öyle. Cümbüş Diyarbakır müziğinin vazgeçilmezidir, bilenler bilir. Aram Tigran ise o vazgecilmezin vazgeçilmezidir. Annem ve O'nun jenerasyonu bayıla bayıla dinler her duydugunda O'nun bol cümbüş eşlikli parçalarını...



Amerika'da Ermeni komünitesinin en yoğun olduğu yerlerden birinde yaşıyorum aslında. Cümbüş sesine çok uzak değilim belki. De iste bulup keşfetmek lazım. Bunu başka yazılara saklayayım. Ermenilerin ruhlarinin kol gezdigi topraklarda büyümüş, onların taşı taş üstüne koydukları memleketin çocuğu olarak, yaptiklari hemen her ise hayranlığım garip karşılanmaz diye umuyorum. Her ud çalan Ermeniyi uzunca dinleyebilirim misal. Dedim ya bebekken fazla dinletmişler herhalde, kulağa değmiş bir kere! El ele ver gidek püruthanaya da dinlemekten de söylemekten de müthiş keyif aldığım parçalardan biri. Kazancı Bedihle Bedri Ayseli kuskusuz iki usta icracisi bu eserin. Kazancı'dan dinlediğimde çok küçüktüm. Ibo Show'da söylemişlerdi: O sahne gitmez gözümden, tutamayıp kendimi bagira bagira söylemiştim mutfakta, evde misafirler varken (sonra ne olduğunu anlatmayacağım!), tabii ezberlemek dünyanın en kolay işi malum çocukken benim için. O yaştan atlamıştım müzik işlerine. Her ne kadar bu yaşta çıkmış olsam da o yaşta var imiş canım bir şeyler. Ha olur da merak ediyorsaniz soyleyeyim, o yaslarda var olan seyler ne yazik ki artik YOK: Aşağıdaki videoda da nasıl güzel şarkı sözü unutabildiğimin kanıtı mevcut. İşte yaş ilerliyor. Dostlarla meşkin keyfi bambaşka, söz unutmak bile keyfi kaçırtmadan dinletiyor insana şarkıyı. Hem İzzet Altınmeşe bile karıştırıyor söylerken benim unutmam çok mu?

Grup KNAR'in muazzam ermenice albümünde de ermenicesi mevcut.



Bir de Yervant Bostancıyan versiyonu mevcut tabii.
http://www.facebook.com/video/video.php?v=437197070802&ref=mf

Tabii Celal Güzelses çevirisiyle söylenmiş saçma bir türkçeleştirilmiş icrası da mevcuttur. Tavsiye dahi etmiyorum.

İzzet Altınmeşe yorumu da dinlemeye değer. Bir de dost meclisi var ki insana hissettirdiğiyle beraber dinleyince hepsinden güzel oluyor..

Buyrun;

ilk

Bu türküyü bilmeyen var mıdır ki acep?

Kendimi bildim bileli söylerim diyorsunuz del mi? Ben de..
Günün ciddi bir kısmını müzik dinleyip kalan kısmını da söyleyerek geçiren ben gibi birinin bu kadar bilindik bir türküyü duyar duymaz ilk duymuscasina urpermesi de neymiş demeyin.
Neşet baba söylemiş,söyleteni de olmuş..

Biz de dinliyoruz işte,dinleten de var adama...

Wednesday, 17 August 2011

Yeni Hayat Hazırlığı

2-3 ay önce;

Çok mutluydum ilk duyduğumda. Nasıl bir yere gideceğimi düşünmeksizin yeni bir hayata başlayacak olmanın heyecanı bambaşka. Daha önce bunu ODTÜ'den KOÇ'a gitmeye hazırlanırken yaşamıştım. Sonuna kadar erememiştim gerçi,ODTÜ'de kalmıştım ama olsun o heyecanı bir daha yine aynı şekide hissetmek güzelmiş deyip mutluluğumun artmasına bir güzel izin verdim. Ev bakmaya başladım hayat pahalılığını düşündüm, zor olacağını anlamaya başladım yavaştan. Bana verecekleri maaşın da çok iyi olmayacağını hissedebiliyordum ama olsun diyordum ki kendime ne de olsa dönüşte (en az 5 yıl sonra:) İstanbul'da bir hayata başlayacağımı bilip heyecanlanmama yeter!! İstanbul hayali hep aklımdadir benim belki de KOÇ fikri bu yüzden hem çok yakın hem de çok sevindiriciydi benim için. Ama bu sefer İstanbul da değil. Bilmediğin bir şehir, Meleklerin Şehri,bilmiyorsun kızım ne heyecanı bu hissettiğin? Yeni hayatımın heyecanı...


Son 2-3 hafta;

Detayların çoğuna baktım. Biraz pahalı bir şehir gibi görünüyor. Herkes sürekli beni güvenlik konusunda uyarıyor. Olsun diyorum. Sen kürdistanda savaşın kucağında büyümüşsün. Ankarada her türlü saçmalığa maruz kalmışsın, İstanbulun tehlike çemberine girmişsin sıyrılmışsın. Bunun ne farkı olacak ki? Sanırım şöyle bir farkı var; alışmadığın ya da dilini bilmediğin yolunu bilmediğin bir şehri kucaklıyorsun ve tehlikenin nereden geleceğini artık seçemiyorsun! O anlamda iliklerime kadar hissedebiliyorum bu işin zor olacağını. Olsun beyav,yine de hayatı kuracağız bir şekil. Zar zor olacak.

Kaygılarım artıyor giderek.Sadece tehlike değil mesele elbet.

Ben hayatım boyunca hep bir şekilde aile hayatı yaşadım. Üniversiteye kadar ailemle. Üniversite ve sonrasında da kız kardeşlerim. Hep bir aile evi modu. Hep bir şekilde beraberlik. Hiç başkasıyla kalmamanın deneyimsizliği,dahası bunu genç yaşta değil de yani üniversite çağında değil de yaş ilerledikçe tatbik etmek,bu da zor olacak hissediyorum.(KOÇ tan aynı yere gelen bir kadınla aynı evi paylaşacağım!)

Döndüğümde hayat başka olacak. Kızkardeşlerim zorunlu hizmetleri yüzünden türkiyenin değişik yerlerinde olacaklar. Yani artık aynı evde yaşamayacağız ve evden giden ilk kişi benim. Bu şu anlamda garip. Benim hep düşe kalka ama bir o kadar da değerli bir iletişimim var onlarla. Garip anlatması da zor ama denersem eğer biraz,şöyle diyebilirim galiba,insana,bir şey yapmasa da huzur veren ve elini uzattığında dokunabileceğin uzaklıkta olan birinin olması başka bir şey! Bunu hissedemeyeceğim bir daha. Annemin hep bizim yanımızda olması da ayrı bir mutluluktu hep. Sabah çıktığımda, akşam geldiğimde koşulsuz şartsız bana bu kadar içten dokunan birinin olmayışı hayatın giderek daha zor olacağını hissettirmeye başladı şu kalan son bir kaç haftada. Sanırım giderek duygusallaşıyorum. Annesinden ayrıldığı için ağlayan çocuklara mı döndüm ne? Yok yok korkmayın ama bir insan biriyle bu kadar derin bir bağ kurmuşsa nereye giderse gitsin hep böyle sürecektir yalanına ne ben ne de bir başkası inanır! Kandırmayın kendinizi de beni de...
Hiç bir şey eskisi gibi olmayacak evet, bunun farkındayım sadece. Paralamıyorum kendimi ama üzülüyorum be ne edem! Kimi bunu üniversite çağında yaşıyor işte kimi de benim gibi geç yaşlarda!

Bir dostum bir keresinde bana "biz kürtler ergenliğe geç gireriz" demişti. "Girdiğimizde de ağır gelir çok şey ve ağlanmayacak şeylere ağlanmayacak yaşlarda ağlar üzülürüz dertlerimize" demişti. Anlamamıştım pek neden böyle dediğini,sanırım anlıyorum,sen de anlıyor musun Ardıl?

Belki de en önemli kısımlarda,konuşmaktan en çok kaçmaya çalıştığım kısım yüzüme çarpmaya başlıyor. 4,5 senedir istikrarla sürdürdüğüm ilişkim. Böyle bir karar almamda en çok arkamda olan insanlardan biri olmasından kaynaklı olsa gerek hiç çok kaygılanmadım gitme zamanı bu kadar yaklaşana kadar! Ve yaklaşıyor zaman. Hafif hafif karşılıklı gerginliklerimiz başladı. Sanırım bu tip bir pratiği nasıl geliştireceğimizi ikimiz de bilemediğimizden acemiliğimizi açık ettik hemen. Zorlaşacak sanırım giderek. Gitme zamanı yaklaştıkça sanırım daha da zorlaşacak...

Hiç bavul hazırlamadım hala,sanırım hazırlamaktan kaçıyorum. Gitmekten hafif hafif çekinmeye başlıyorum. Ama neden çok mutluydum,ve ben kimsenin etkisi altında kalmadan mutluydum. Gitme fikrinin o heyecanı nerede? Neden herşeyin yerini o şeyin kaygısı alıyor? Halbuki kaybetmiyorum hiç bir şeyi sadece uzaklaşıyorum,çok uzaklaşıyorum,gitme zamanına da o kadar çok çabuk yaklaşıyorum...


Son hafta;


Uykusuzluklarım başladı. Bavulu hazırlamaktan artık kaçamıyorum. Annem açtı odama 2 bavul. Yavas yavas doldurmaya basladim. Sanirim bayagi yavasim annemden uyarilari da yemeye basladik. Yavaşlık kaçma dürtüsüyle eş burada sanırım. Gitmeyi çok istiyorum ama neden bu gerginlik?

Kızkardeşim kendisinde de amerikaya gitmeden(3 aylığına gitti) kendisinde de benzer gerginliklerin oldugunu söylemişti. Karın ağrılarım başladı gariptir. Herkes arıyor görüşelim diye. Herkesle toplu bir görüşme ayarladım aslında ama ona gelemeyenler ayrı ayrı görüşelim istiyorlar haklı olarak ama ben zamanı yönetemiyorum zaten kaçıyor bir de dışarda geçirirsem kendimi daha kötü hissederim diyerek son hafta herkesten af diledim. Zamanı yönetemiyorum zaten yönetmek mümkün de değil ki,geçiyor tutamıyorsun geliyor zaman..

Gökhan çok suskunlaştı,ben de öyle,neler oluyor ya? Bir araya geldiğimizde sessiz sessiz oturuyoruz. Özleyeceğimizi biliyoruz ve bir şey diyemiyoruz birbirimize. Yasaklı cümleleri kurmamaya çalışıyoruz. Biliyorduk bu zamanın geleceğini,sadece bekliyoruz öyle suskunca..

Karın ağrılarım sıklaşıyor, uykusuzluğum da cabası,rüyalarımda sürekli uçaktayım.Benim gibi uçak korkusu olan birine atlantik uçuşu yaptırmaları ne kadar sağlıklı ki acaba:)?Hatta pasifik kıyısına da uçacağımı düşünürsek bayağı bir uçacağım. Jetlag desen allahini anasini babasini yaşayacağım sanırım. Saat farkı 10.

Leyla ilaç veriyor bana habire,görüyor beni..


Son 2 gün;


Artık annem bana sevdiğim yemekleri yapmaya başladı. Çok güzel yemek kokuları yükseliyor evde. Çok üzülüyor annem belli. Bana nedense pek güveniyor. Sanki sürekli bütün çocukları içerisinde en ok bana güvendiğini ima edercesine laflar söylemeye çalışıyor. Biliyor çok çok uzağa gideceğimi...
Kaldırmam gerektiğini,istediğimde atlayıp gelemeyeceğimi..
Gökhan desen hep bir yanımda etrafımda olmaya çalışıyor,sevdiğimiz şeyleri yapmaya çalışıyor hep. Bazen de usulca susuyor yanımda. Çok şey söylüyor bana susarak..

Karın ağrım yüzünden annemin yemeklerini yiyemiyorum. Bazen oturamıyorum ağrımdan. Müsaade isteyip odama gidip uzanıyorum 15 dk lığına da olsa. Duramıyorum çünkü. Gökhan içerde,annem sevdiklerim içeride ama ben duramıyorum yanlarında. Hiç böyle olacağını hissetmemiştim bu işe girişirken. Neden ki? Ben bu kadar zayıf olduğumu falan da düşünmüyordum. Neden süreç böyle sonlanıyor? Neden ben bu kadar etkileniyorum bu gidişten böyle? Sanırım bunun nedenini LA'e vardığımda yazarsam daha verimli olacak..
Şimdilik sadece gidiş hikayem olsun bu.

İnsanlar bana mail atıyor mesaj yazıyor arıyor hiçbirine dönemiyorum da bu stresten.


Havaalanında;

O gece hiç uyumadım. Uçağım 6da sabah.
Ank-Ist-Londra-LA. TSİ saat gece 1 de oradayım.

Havaalanında gariptir rahatlamıştım artık. Evden çıkmak çok zor oldu ama havaalanı kısmı düşündüğüm kadar sıkıntılı geçmiyor. Ne zaman ki artık ayrılık vakti geldi işte o zaman bizim suskun kediler başladılar konuşmaya gözleriyle,Bana söyleyemediklerini artık ağlayarak söylemeye başladılar. Çok üzüldüm çok...


Yolculuk;


Tüm yolculuk boyunca rahattım. Ama sanki aklım alınmış gibiydim. Tek isteğim bir an önce varmak ve onları rahatlatmaktı. Kulağımda müzik vardı hep. Dostların bana yolladıkları müzikler...
Dinledim dinledikçe ağladım,sonra uyuyakaldım müziklerle uyandım müziklerle devam ettim,ara ara konuştum bizmkilerle geçişlerde. Sanırım uçak korkum da yalanmış. Ona da alışıyormus insan!
Kumru gibi uçtum. Kürtlerin kumru hikayeleri çoktur. Kumru keklik,kürtlerin sevdikleri kuşlardır...

Yolculukların kuşlarıdır,gurbetin..

Vardım ben LA deyim artık. Kokusu değişti hem havanın hem şehrin. Geldim artık. Daha da uzağa gidemezdim herhalde...

Kumrucuk "Qumrike"

Friday, 10 June 2011

Büyük Anadolu Yürüyüşü ve Sudaki Suretler


5 Haziran 2011, Gölbaşı (Fotoğraf: Cemal Mutlu)

Geçen haftasonu Gölbaşı'nda bir avuçtuk. İlk geldiklerinde yürüyüşçüleri ordan oraya güderken polis çok kalabakmış. Haftasonu onlar da çok azdı. Polis bile umursamadı yani, ne geleni ne gideni. Artık durumu siz düşünün. Sabahtan gelmişlerin sayısı belliydi ya, bir umut işte. Öğlen için iki dev kazanda nohutlu bulgur pişirmişlerdi. "Biz" geleceğiz diye. Bir tencerenin çeyreğini bile yiyecek adam yoktu ortada. Ziyan oldu.

İlkin "Kervan" adıyla kimisi bir kişi kimisi üç beş kişi 40 gün boyunca Ankara'ya yürüyen o insanlar anlattılar. İşin garip tarafı her sözü alan öncelikle ve öncelikle hepimize çok dargın olduğunu söyledi. Toroslardan, Rize'den, Kastamonu'dan, Foça'dan, İzmir'den gelen ve tek tek konuşan herkes... Onları ne kadar desteksiz ve bir başına bıraktıklarımızı söyledi. Pervin Ana, o gün Açık Radyo'ya "Gelenler de kendilerini mutlu etmek için geldiler. Destek verecekler olsalardı başından beri bizim yanımızda yürürlerdi" dedi. Yürüyüşçülerin hepsi gelen bir avuç destekçiye yine de teşekkür etti de biri "Teşekkür etmek isterdim size burada ama..." dedi ve yere baktı, daha da konuşamadı.

"İnsanlar suya sabuna dokunmadan doğa korunsun istiyor. Böyle korunmaz doğa."
"Ben hazır tüketime alışık değilim. O paketli gıdalar, hazır ekmekler beni çok bunalttı. Ruhumu sıktı."
"Ateşi yakıp başında düşünmek lazım. O alev alev yanan çıngıların sesini dinlemek duymak lazım. O nerden geldiği belli olmayan o gazın başına oturup da içilen çayı bile tadı yok."


Yürüyüşçülerin üzüntüsünü ve kırgınlıklarını oraya gelenlerin azlığına vurup anladığımı sanıyordum, ama bana garip gelen kendi vadilerinde ve dağlarında verdikleri mücadeleyi anlatmadan, bize sadece ve sadece sitemlerini iletmeleriydi. Açıkcası, onların dedikleri ve demediklerine dair jeton bende dün "Sudaki Suretler" belgesel filmini izledikten sonra düştü.


"Şantiye kurduk. Onlardan evvel buraya yerleştik... Burası direniş yeri. Nöbet tutuluyor. Herkes sevdiği saydığı arkadaşlarıyla beraber. İyaşe kaynıyor. Sabah çayımızı, kahvaltımızı ederiz. Burada öyle bir tatlı sohbet oldu ki. İnsanlar birbirleriyle kaynaştı. Bunun nöbet şeyinin amacı aşağıya bildirmek. Aşağıda da işaret olarak davul çaldığı zaman herkes arabasına biner buraya toplanır. Bir gecede 2 bin kişi 3 bin kişi olduğu çok oldu."

Büyük Anadolu Yürüyüşü'nün haftasonu Gölbaşı toplanması tam bir moral bozukluğu ve yitip giden, böyle devam ederse de toptan gitmesi garanti, doğa ve derelere üzülmekle geçti. Belgesel film ise o gün gölbaşında gördüğümüz insanların (evet, filmdekilerden bir kaçı aynı zamanda Gölbaşı'na bizim de desteğimizi almak için yürümüş gelmiş yürüyüşçülerdi) kendi bölgelerinde nasıl bir "Kurtuluş Savaşı" verdiklerinin, kesinlikle abartmıyorum destansı bir anlatımıydı. Gece ve gündüz vardiyalarla ormanlarında, derelerinde ve vadilerinde devlet ve şirket "eşkıya"sına karşı nöbet tutan köylüler vardı. Onlar ki mahkeme kararlarına rağmen laf dinlemeyen müteahhitilere ve mühendislere en münasip dille karşılık verdiler. İşte o zaman bize o gün orada tam anlatamadıklarını (veya bizim kavrayamadığımızı) hem kendi dillerinden, yüreklerinden dinlemiş olduk; hem de taşlarla sopalarla direnişlerine kayıtlardan birebir şahit olduk.


"Çalışma yok bizde. Doğamız olduğu gibi duruyor. Bölgemiz olduğu gibi kaldı. Sahip çıktık, evimize suyumuza... 600 haneli 2 bin nüfuslu Sülekler köyü (Korkuteli-Antalya) tek yumruk oldu. 'Canımızı veririz, suyumuzu vermeyiz', dediler. Birliktelikle bu işi buraya getirdik..."

"Mutahit sanki burasıni bi harptan almış gibi, o gözle gördu. Yoldan geçerken selam bile vermedi. Çayumuzi eşti, kireç dökmüştü. Devamlı mahkemeyle, jandarmayla uğraştık... Zopa kullandık yani anlayacağan. Türkçesi..."

Hukukî açıdan anladık ki değiştirilen kanunlar, inşaaya zaman kazandırmak için binası ordan oraya taşınan adli birimler, her şey ama her şey daha büyük bir kıyımın ve doğa katlinin habercisi olacak. Bugün adına "hukuk" dediğimiz şey evrensel ve bir arada insani bir şekilde yaşamamız için konulmuş genel-geçer kurallar değil. Tamamen hükümetin mevcut konjonktürüne ve kendisine yakın-uzak şirketlerin işlerine devam etmesi için yazılıp bozulan bir yamalı bohça. Hukukun yakın vakitteki haliyle, gönüllü avukatların günde 4 saat uyuyarak "uygulanmayan" durdurma kararları aldırmışlardı. İşlerin hukuki süreci için zamanını veren 18 avukattan bir tanesi artık önümüzdeki bir sene içerisinde böyle kararların alınmasının bile mümkün olamayacağını ayan beyan anlattı. Bütün detaylarıyla, tam bir saat boyunca.

"Şirket sahibi açıklama yapmak istedi ama, 'Ben cebimi düşünürüm. Menfaatimi düşünürüm. Kimseyi düşünmem. Sizin suyunuz bitiyomuş mitiyomuş beni ırgalamaz. Ben cebimi düşünürüm.' dedi. Elini böyle cebine vura vura anlattı meydanda. Halk da dert etti. Kesinlikle olmaz dediler. Hatta dövceklerdi, ellerinden zor aldık. Gönderdik."

Bunun yanında,
1. Enerji konusunda donanımlı bir insan, köşeyazarı, araştırmacı Özgür Gürbüz

  • Avrupa'nın nasıl nükleer işinden adım adım çekilmeye başladığını;
  • Güneş, rüzgar ve jeotermal kaynaklar açısından Avrupa ülkelerinden kat-be-kat zengin olan Türkiye'nin, hükümetin yerli ve yabancı işletmecilere HES'ler, nükleer ve termik santral işletme/ kurma sözü ve teminatları yüzünden bunlara asla yanaşmadığını;
  • Söylemde bile güneş, rüzgar ve jeotermali dilimize "alternatif" olarak sokup nükleere alternatif demeyenlere, "Sensin Alternatif!" dediğini anlattı.
Özetle oradaki herkese bunu çok iyi aktarabildi. Kendisinin medyada yayımlattığı o güzel ve bilgilendirici yazılarını topluca incelemek için: http://ozgurgurbuz.blogspot.com/

"Aha yirmi tene, otuz tene böyle sopa yonttik. Sakliyruk. Hepisine... Gelene bi sopa. Bu suyi, hangi anasini avraduni satturmayun bana... Kimseye vermeyiz! Suyumuz na burdan akacak ha boyle. Anladunuz mi?!"

2. Eski Ziraat Mühendisleri Odası başkanı ve CHP Ankara Milletvekili adayı Gökhan Günaydın tarım ve hayvancılığın geldiği, etrafmızdaki gıdanın pahalılığı ve lezzetsizliğinden anlayabileceğimiz, inanılmaz noktayı rakamlarla ve örneklerle anlattı. Gölbaşı'ndan değil ama ertesi gün bir kanalda anlattığı Kalecikli ve Karacabeyli iki köylüyle yaşadığı hadiseleri detaylarını hatırayabildiğim kadarıyla aktarayım:
  • Kalecik'e bağlı bir köye gitmiş. Köy kahvesinde muhabbet edilirken kahvedekilerden biri mağrur bir şekilde, "Beyim bunların hepsi bu sene tarlalarını tapanlarını satmak zorunda kaldı. Ben ise hiç bir şeyimi kaybetmedim", demiş. O niye, diye sormuş bizimki cevabını da almış: "Tüm köyde bu sene tarlasına hiç bir şey ekmeyen bir ben varım. Boş bıraktım. Benim haricimde sulama, mazot, tohum masrafından ve verilen düşük fiyattan dolayı herkes zarar etti. Sonra hpsi kendi tarlalarını satmak zorunda kaldı."
  • Karacabey'e bağlı bir köye gitmiş. Hayvancılık yapan bir köylü, "Ne zaman ahıra girsem hayvan bana ben hayvana, hasımmışız gibi ters ters bakışıyoruz. Düşük süt fiyatlarından maliyeti azaltmak için yemi ya çok az ya da en kötü olanından verebiliyorum. Bir mezbahaya götürüp versem ben ortada kalacağım için gönderemiyorum da. Birbirimizden nefret ederek yaşamak zorunda kalıyoruz."

"O nası geçer burdan. Geçemez asla. Valla da billahi de yakarım arabalarını!"

3. Bartın Platformu'nun eşbaşkanı destek ve motivasyon adına Bartın'da kurulmaya çalışılan Termik Santrala yıllardır nasıl direndiklerini anlattı. Bunları anlatırken, memleketinin güzelliğini savunabilmiş ve onu üç-beş rantçıya kurban vermemiş bir adamın huzuru ve mutluluğu vardı yüzünde.

"Biz derelerumuzi verduk mi, burda daha hiç bi yeşulluk görmezuk. Bi ihtiyacumuzi göremezuk. Biz bu dereden geçiniyik. Odunumuzi, hayvanumuzi... Çayumuz var. Onunlan geçiniyik. Derede baluk tutayiriz, onu yiyeyiriz. Ne belieyim, okkadar bize lazum bir deremuz var ki... Belki de bombarduman ederdum onlar gelseler bi şeyler kursalar."

Günün sonunda, ülkenin kırsalında ve doğasında yaşanan katliamı anlamak için "şehirli" olmanın yettiğini anladım. Şehirlinin ne kadar bîhaberse köylü de o kadar bîçare aklıyor, bunu da anladım. Gölbaşında bize olan dargınlıklarına hak veriyorduk ama neden bu kadar üzgün ve umutsuz olduklarını tam kavrayamamıştım.

"Tek yolu var buranın. Girişi var çıkışı yok. Hem gatmayız, hem girdi mi çıkarmayız. Kadın olarak, köylü olarak. Hepimiz. Hücum."

Herkese dargınlar. En başta yürümeyenlere, aynı davada olup da onları hükümetin bir aracı gibi gösterenlere, Pervin Ana'nın deyişiyle mürekkep yalamışlara, okumuşlara. Ben de o insanlardan biriyim. Ama bundan sonra, elimden gelenden daha fazlasını yapmaya da kararlıyım.

Wednesday, 25 May 2011

Saturday, 21 May 2011

İzmir günleri


Çağrı, güzel sesle yapılırsa şayet gidip varmamak ayıp olmaz mı?
Hatice ile Çarşamba akşamı yemek yerken Hacı Cevat Başcı Camii'nden bir hicaz ezan dinledik. Müezzinin entonasyonunu, sesindeki tınıyı ve improvizasyonlarını pek beğendim. Son tekbirden önce hüseyni bemol arıza beni benden aldı, yeminlen. Hemi de huzurlandım, zira bir yandan da gün batıyordu. Biten gün gibi, sonlanan hayatın hüznünü hissediyorum hep akşamları. Belki de çalışmak veya bir şeyler yapmak isteğinin akşamları bastırması bundan bende. Bu amca ilk gün de "Sabâ"nın seherinde uyandırdı. O da bağırtısıyla değil, icrasıyla beni uykudan uyandıracak kadar etkileyiciydi. Eyvallah müezzin dayı, işini güzel yapan adamlardanmışsın v'esselam.

Ege Üniversitesi Botanik Bahçesive Herbaryum Uygulama ve Araştırma Merkezi
Allah Allah! Açılın, güççük dağları yaratan araştırma merkezi geliyor. Bu uzun isme aldanmamak lazım, işlevine bakalım: İstanbul dışında tek olan nu botanik parkımız aynı zamanda üniversiteye bağlı bir araşırma merkeziymiş. Özetle, İzmir'e dair diğer tecrübelerimdeki gibi tam bir fiyaskoydu.

Öncesinde bir söyleşi ve bir tanıtım yazısı okudum. Söyleşide merkezin yöneticisi prof, buranın İzmir'de mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri olduğunu söylüyordu. Lakin bırakın, turisti veya İzmirliyi, kampüste sora sora ilerlerken bir allahın kulu (öğrenci ve personel), botaniğin nerede olduğunu bilmiyordu. Kaldı ki, ziyaret saatlerini ve 19 Mayıs günü açık saatlerini öğrenmek için aradığımızda buranın sadece ve sadece mesai saatlerinde açık olduğunu öğrendik. Yani, sayın porofisör burayı herkes görmeli diyor ama haftasonları ve milli/dini bayramlarda tek, çift veya ailecek gelip gezemiyorsunuz. Başta epey sinirlenmiştim, ama sonra hak verdim. Bence mümkün olduğunca az insan zahmet edip bu hayal kırıklığına gark olmalı.

Tanıtımda sanki cennet bahçesinden bahsediliyor: seralar, açık alanlar, havuzlar, mikroiklimsel alanlar, iki katlı bir koleksiyon merkezi olan herbaryum binası, vs. Gidince gördük ki yabani otlarını bile yolmadıkları bakımsız bir bahçe burası.

"Sözde" botanik bahçesinden bir fotoğraf. Tanıtım fotoğraflarından epey farklı. Otların arasından türleri seçebilene benden çikolatlan püskevit.

Herbaryum binasına girmek istediğimizde dışarıda sigara eşliğinde laklak ederek görevlerini layıkıyla yerine getiren memurlar bize içeride bir şey olmadığını söylediler. Peki dedik, üstelemedik.

Günahını almayalım, merkezin en büyük işlevi fidancılık. Fesleğen, kadife çiçeği, aslanağzı, sardunya, meyve fidanları falan yapmışlar satıyorlar. Ya da, üniversitenin memurlarına dağıtıyorlardır herhalde. Keşke bu kadar kallavi bi isim koymasalarmış, EÜ fidancılık dairesi deselermiş, biz de ona göre gelirdik ya da gelmezdik.

Zorla Şizofreniye itilen bir kedi: Mario, yok yok Erik, Ceviz miydi lan yoksa?
Hatice sokaktan bir sevimli kedi aparmış. Henüz iki aylık. Salak bişey, boş boş bakıyor yüzümüze. Uyumadığı zamanlar cırmıklıyor, ısırıyor ve bulabildiği en yüksek yere çıkıp kafamızın üstüne atlıyor. Ben gelemem öyle şeylere. Kızdım, dövdüm, sövdüm, hırlayarak korkuttum (böyle yapınca çok pis götü atıyor, kaçacak delik arıyor), odaya kapadım. Bana mısın demiyor, hiç bir sefer "yaw ben bu adamı bildim, bir daha yaparsam götüme tekmeyi yerim" demiyor. Aksiyona giriyor, akabinde yine göte tekmeyi yiyor. Çok pis ısırıyor. Fakat tüm hiperaktivitesine rağmen, Neşet Ertaş dinleyince bi efendi oluyor, bi ağırbaşlık geliyor. "Anam ağlar baş ucumda oturur" dinledik demin. Bi sakinleşti bu. Hüzünlendi, eski çöplüklere bi gitti geldi sanırım.

Kediyi de anlamak lazım sanırım. Zira, Hatice her gün kediye başka bir isim veriyor: sırasıyla şıllık (vetirenere götürene kadar kediyi dişi sanırken), mario, erik, ceviz, pislik, ısırgan falan dedi. Fakat ona göre seslenecen, gidecek gelecek sonuçta hayvan. Kendi gibi bi sahibi var, Allah birbirlerine sabırlar versin :)

İzmir'in kitap ve kitapçıyla imtihanı
Napoleon, Londra'ya gittiğinde izlenimlerini sormuşlar, "L'Angleterre est une nation de boutiquiers (English is a nation of shopkeepers)" demiş. Rahmetli aşağılamış tabi bir milleti, ülkeyi ve şehri. Benim de, bundan mülhem, haklı bir şekilde İzmir için şunu diyesim geliyor nicedir: "İzmir is a city of shops and shopkeepers". Bu şehrin mimarisinde ve yapısında estetiğe dair çok az şey var. Peki aslında ne var? Sahilden başlayarak yokuş ve düz dinlemeden dikilmiş beton apartmanlar var. İlginçtir, en uzun apartmanlar denize en yakın yerde dikili. Tabi ki bu apartmanların altları da sıra sıra dükkanlardan oluşuyor: Dönerciler, büfeciler, mağazalar, kebapçılar, bakkallar, pideciler, manavlar ve türevleri.

Benim gözlemim şu ki bu şehir ve ve halkı, Türk halkının tipik dünya bakış açısıyla, emaneten yaşıyor. Güzel, estetik, iç açıcı bir şehirde yaşamak; bunu çocuklarına ve yeni jenerasyonlara hediye etmek insanları ilgilendirmiyor. 9 Eylül 1922'de Kahpe Yunanlıları denize döktükten ve dört gün sonra çıkan büyük İzmir yangınından beri bir savaş koşulları ortamı yaşamamasına rağmen, şehrin merkezi sanırsınız savaştan yeni çıkmış. Yıkık ve metruk yalılar, kiliseler, taş ve ahşap eski binalar ile beton apartmanlar ve dükkanlar yanyana ve dip dibe.

Bu saydığım dükkanlar içinde kitapçı bulmak merkez dışında kesinlikle mümkün değil. Googlemaps'ten bulduğum kitabevlerinin de yerinde yeller esiyor. Hatice'ye Ece Temelkuran'ın İkinci Yarısı adındaki son kitabını almak için ve kendime İzmir'de sadece bir kitabevinde bulunabilen Sinek Sekiz yayınevinin kitaplarını almak için dışarı çıktım. Meğersem adeta su bulmak için kendimi çöle atmışım. Meğer modernliği, okumuşluğu, yüzünü batıya dönmüşlüğüyle övünen İzmir, doğuştan aydınlanmış bir kent olmalı. Zira etrafta çok seyrek olarak kitapçı, kütüphane falan bulunabiliyor, onlar da sadece merkezde. Son yıllarda zincirleşmiş D&R gibi yerler dışında yılların kitabevi görünümündeki kitapçılara da rastlamadım.


Bir yer buldum, onda benim kitaptan kalmadığını öğrendim. Sonra güç bela bir NT olduğunu duydum. Oraya yürüdüm, çölde vahayı aramaya koyuldum. Kitapçının yerini bile etraftaki pideciye göre tarif ettiler bana, gene bir sinir oldum. Yürürken kitapçıyı soruyorum, erotikşop soruyomuşum gibi yüzüme şaşkınlıkla bakanlara filanca pideci nerede diye sorunca, "ha şurdan devam et" komutu geliveriyor. NT'yi buldum sonunda, bulmaz olaydım. Ece'nin kitabını sormadan evvel kendim dolanayım dedim, girişte dükkanın çalışan bıyığındaki bâdemité oranı enteresandı ve NT gibi zincir bir kırtasiye-kitap mağazınsa ilk defa bu kadar zengin bir sekşınlandırmaya şahit oldum. Kuran, Said-i Nursi, Fethullah Gülen hoca, Efendimiz (S.A.V.), tarih ve siyaset bölümlerinden müteşekkil bir kitaplığı vardı. Son ikisi de tahmin edileceği gibi diğer üçü ışığında hazırlanmış tarih ve siyaset kitapları, yani bir farkı yok tabi aslında. Fakat, bilhassa Efendimiz isimlendirmeli sekşını enteresan geldi.

O kadar yol yürümenin verdiği bıkkınlıkla, yine de pes etmiyim yiğitliğe krem sürdürmeyeyim istedim ve "Ece Temelkuran'ın son kitabı bulunur mu?" diye sordum. Daha evvel başka yerlere "İkinci Yarısı" diye sormuştum ve kim? nesi? gibi tepkiler almıştım. Düz sorayım dedim. Görevli bana Kur'an (hamzalı telaffuzuyla) ve alakalı diğer kitapların bölümünü gösterdi. Eyvallah, dedim çıktım. Asıl çıkışta pes ettim, korum kitabın da yayınevinin de götüne diyerek, yollarda dolaylı adres sorma maksatlı da olsa ismini sayıklayıp durduğum pidecide gittim bir kıymalı-ayran götürdüm, kendime geldim.

Tuesday, 17 May 2011

Ortaya karışık bir gün

Meğersem, Uçan Süpürge Kadın Film Festçiler ilk defa üniversitelerde de söyleşiler ve film gösterimleri yapıyormuş bu sene. Ben de bir arkadaşın tavsiyesi üzerine Die Freseuse filmine gittim ve beğendim.


Film Berlin'de geçiyor ama turistik mekanlarda değil. Göçmenlerin ve devletten yardım alan işsizlerin ve fakirlerin yaşadığı şehrin dışındaki dev apartmanlarda. Özetle, 150 kiloluk kuaför bir teyze Avrupaî sıkıcılığındaki bireysel ve "yalnız" yaşamını, küçük hedefler koyarak aşmaya çalışıyor. Bu arayışlar sırasında bir takım tesadüfler sonucu hayatı dibe batıyor. Ama eşinden boşanmış, sabahları yataktan kendi başına kalkamayacak kadar obeziteden muzdarip, kızıyla ilişkileri sorunlu, işsiz bu tatlı kadın Alman toplumunda tatmadığı sıcaklığı tesadüfen ve mecburen tanıştığı Vietnamlı göçmenlerde, ve kendini ayakta tutmak için giriştiği kuaför açma işinde buluyor. Umutlu bir film, tavsiye ederim.




ODTÜ gerçekten çok güzel bir halde şu sıralar. Çok da sakindi, güneş batıyordu filmden çıktığımda. Ağaçlar en tatlı halinde şimdi. Yol kenarlarındaki kestanelerin yaprakları tam boy, tepelerinden beyaz ibikleri yükseliyor. Tepeden bakıldığında birer biblo gibiler, sanırsınız güzün kafamıza at kestanesi yağdıran bunlar değildi. Çamlar bildiğimiz gibi, Kemal Kurdaş'ı bile gömdüler hala bi türlü büyümüyorlar.

Betonarme Ankara'nın içinde bir vaha. Tek sorun var, çiçekli ağaç çok az kampüste hala. Komplo teorisi geliştiresi geliyor insanın. Acaba öğrenciler bahara kendini kaptırıp mavinin, sarının, morun her tonunun içinde gele gide divane olmasınlar diye mi yok okulda morlu-beyazlı fundalar, pembe çiçekli vişneler, mor salkımlar?

Fizik'in önünden yürüdüm bölüme gittim. Çatı kantininden kötü kalite yemek kokusu geliyordu gene. Oldum olası sevmedim o mekanı zaten. Orayı hızlı geçtim. Bölümün akşamki izbeliği, karanlıkta içeriden hissettirdiği metruk fabrika ürküntüsü aynı. Ama ÇSden ve çatıdan gözüken manzarası hala nefes kesici. Bölümün sakinliğine bayıldım.

Tuesday, 26 April 2011

Bir Kardeş Türküler konserinin daha ardından

Gitmekten sıkılmaya başladığımız klasik konserlerimiz var, ve bunlar gayet kaliteliler. Tek problemleri bol tekrarlı olmaları. Erkan-İsmail konserleri, Kardeş Türküler, Ankara'dakiler için Bengi konserleri en bilindiklerden. İlki hariç diğerleri zaman zaman işin içine temalar da katıyor.

Bu seferki de temalı sayılabilecek bir KT albüm tanıtım konseriydi. Bir halkevleri organizasyonu klasiği olarak 45 dakika geç başladı. En ders alınması gereken şey ise 5,000 (yazıyla beş bin) kişilik bilet bastıkları konserde koltuk numarası "zahmet"ine girilmemesiydi. Geç başlayan konserin üstüne bir de koltuk kapma izdihamında umarm canı yanan, yaralanan olmamıştır zira bi ara kapıdaki darboğazdan çığlıklar geliyordu. İlk bölüm 1.5 kadar saat sürüp yeni albümdeki parçalardan ibaretti, ikinci bölüm ise eski parçaların bir karmasından oluşuyordu. Klasik KT konserlerinden öte diyebilirim ki: İyi ki varsın Arto.


KT'nin tarzının fazlasıyla oturmuş olmasından muzdarip aranjmansal olarak bir değişim hedeflendiğini etrafta bir takım röportajlarında belirtmişlerdi. Arto da KT'nin dünya pazarına açılması için bunun iyi bi başlangıç olması yönünde çalıştığını ve dilediğini söylemişti.

Aşağıda, Açık Radyo Şenliğinde Fehmiye ve Feryal'in sunduğu 40 dakikalık bir program var. Bir ay önce yayınlanmış olmasına rağmen tamamen yeni çıkan albüme ayrılmış bir söyleşi. Albümü dinlemekten daha öte bir etki yaratıyor. Konserin tamamlayıcısı gibi olmuş, tavsiye ederim. Açıklamalar, parçalar hakkında yorumlar, albümün çıkış sürecine dair konuşmalar çok güzel. Fehmiye'nin geçen sene Gayda adında programı varmış Açık Radyo'da, Feryal'in de bi süre kendi programı vardı. Çok profesyonel bir program sunmuşlar, dinlemesi keyifli.


Konsere ait, ama söyleşide bulunamayacak şeylerden bahsedeyim.
  • Roman bir kız çocuğunun ninesiyle Sulukule'de hayata tutunmasını anlatan Nazar parçasının girişindeki "Nane Şeker" gazeli sırasında elinde sepetlerle Fehmiye, Vedat ve Feryal seyircilerin üzerine şeker serptiler. Çok 'şeker' de bir andı. Yanımızdaki bir çocuk "keşke bi daha dağıtsalar" dedi annesine, parça bitmek üzereyken.
  • BGST dansçıları, daha ziyade genç kadro ile, oradalardı ve çok başarılıydılar. Gene klasik 9/8 roman dansları, semah-zikir ve halayların yanında yeni YoYo parçasının dansını beğendim. Filistinli çocukları anlatan parçada babasının getirdiği gece parlayan YoYo ile oynayan çocukların dansı vardı başta, sonrasında o YoYolar zulme ve işgale karşı atılan taşlara dönüştü.
  • Arto alttaki şişe şovuna başladıktan sonra sahnenin merdivenine sotelenmiş iki tatlı kızı gördü. Onlara yaklaşırken bunlar farketti, tavşan yavruları gibi kaçışıverdiler. Arto da takibe başladı, sonra fareli köyün kavalcısı gibi şişeyi çalarak yürümeye başladı ve tüm çocuklar arkasına takıldı. Hepsini usul usul sahneye çıkardı böyle peşinde yürüterek. Çocuklar hepimize el sallayıp sahneden indiler. Sevimli ve spontan bir sahneydi.
  • Son olarak Arto'nun sade ve çocuksu konuşmalarındaki gibi bu sefer "insanı sev, doğayı koru, kuzuyu öp" tadında doğaçlaması vardı ki bence çok orijinal ve kendini dinleten bir tarzdı.
İşte böyle, güzel bir konserdi özetle. Özlemişim.

Sunday, 24 April 2011

Adıyaman, hâli yaman

Adıyaman'la ilgili bildiklerimizi, anılarımızı tazelemenin daim bir fırsatı oluyor. Hiç bir şey değil, sadece yeniden gitme hissi uyandırıyor...

Kommagene Uygarlığı yeniden canlanır mı?

JALE ÖZGENTÜRK

24/04/2011

40 bin yıllık tarihe sahip Adıyaman, turizm hamlesi başlatıyor. Hedef, 40 bine kadar düşen turist sayısını 1.5 milyona çıkarmak.


40 bin yıllık bir tarihin üzerine kurulmuş. Envanteri çıkarılmış 80 arkeolojik esere, 15 doğal sit alanına, Perre Antik Kenti, Nemrut gibi büyük değerlere sahip. Türkiye’de çıkarılan petrolün yüzde 60’ına tekabül eden 11 milyon varil petrol buradan geliyor. Ancak gelişmişlik endeksine göre Türkiye’nin 81 ili içinde ancak 78’inci sırada yer alıyor. İşsizlik oranı da yüzde 12.8 ile ortalamanın üzerinde... İş yok, yatırım yok, sanayi yok. Memurlar kentin en zenginleri sayılıyor. 225 metrekare evin kirası ise 450TL.
Kommagene Krallığı toprakları üzerinde yoksulluğu bu kadar derin yaşayan kent; Adıyaman. Komşuları Diyarbakır, Gaziantep, Şanlıurfa, Malatya ile karşılaştırılamayacak kadar geri kalmış.
Tek şansı olan turizmde ise hem bölgenin güvenlik sorunları hem de yatırımsızlık yüzünden başarılı olamamış. Bölgeye 1990’lı yıllarda 300 bin turist gelirken, bu sayı bugün 40 bini zor buluyor.
200 bin nüfuslu Adıyaman’da ekonomik kriz esnafı teğet geçmemiş, esnaf dükkân kirasını dahi ödeyemez hale gelmiş. Bu kısır- döngüden kurtulmak isteyen Adıyaman’da Belediye Başkanı Necip Büyükaslan, ‘ciddi bir turizm hamlesi’ başlatmak üzere hafta sonu turizm sektörünün temsilcilerini ve gazetecileri Adıyaman’a davet etti.

‘18 bin destinasyon var, fark önemli’
Başkan’ın 2020 yılı için Adıyaman’a çekmeyi hedeflediği turist sayısı 1.5 milyon. Ancak henüz bu hedeflere ulaşmanın yol haritası yok. Yıllardır Malatya ile Nemrut kavgası yapılan kentte bir turizm ruhu yok. Panellerde nasıl bir yol izlenmesi tartışıldı. Dünyanın en önemli seyahat zincirleri Thomas Cook ve TUI’nin temsilcileri önerilerini sıraladı. TUI temsilcisi Hüseyin Baraner’in “Dünyada 18 bin destinasyon turiste ‘Ben farklıyım bana gel’ diyor. Adıyaman’ın farklılığı ne olacak? Çok ciddi bir stratejik plan lazım” sözleri, bu konuda adım atmak isteyen tüm kentler için önemli.
Baraner, turistin artık yatak değil otantik yaşamlar peşinde olduğunu söylüyor ve “İhtiyaçlar iyi tespit edilmeli. Artık beş yıldızlı değil butik oteller önemli. 15 euro yerine Kapadokya modeliyle 300 dolarlık oda satmak mümkün” diyor. Baraner’in örnek verdiği Nemrut Dağı’nın altındaki Euphfırat Oteli ise bunun canlı kanıtı. Nemrut’un eteğindeki bu tek otel yenileniyor. 52 odalı otelde oda fiyatları bugün 52 euro iken, yenilenen odalar 100 euro olacak.
Adıyaman’da iki günde Nemrut’tan Cendere Köprüsü’ne, Arsemia’dan Karakuş Tümülüsü’ne kadar mutheşem bir tarih ve doğaya tanık olduk. Bu büyük potansiyelin kullanılamamasına hayıflandık, üzüldük.
Yoksulluk ve işsizlikle boğuşan bölge, bir elmasın üzerinde oturuyor ama hiçbir adım atılmıyor. Tek çözüm var bölgede kalıcı bir barış...


Anemon otel yapacak
Ege Bölgesi’nden doğan otel zincirlerinden Anemon Otel’in temsilcisi Eşref Dinçer de panel için Adıyaman’daydı. 15 otele sahip zincirin Anadolu’da yatırımlara başladığını anlattı. 2023’te 50 otele ulaşma hedefinde olan Anemon, Nemrut turizmi için 60 odalı bir otel yatırımına karar vermiş. Ancak Adıyamanlılara kötü bir haber var:Yatırım Malatya tarafına yapılacak.

Otobüs fiyatı uçağı geçti
Seyahat acentesi sahipleri doğu turlarının son yıllardaki en büyük engelini artan mazot fiyatları olarak belirtiyor. Bölgede otobüs ücretlerinin uçak fiyatlarını geçtiğini söyleyen turizmciler, “Ulaşım maliyetlerini izah edemiyoruz. Turizme destek verilecekse bu konuda verilmeli. Gemilere mazot desteği veriliyor” diyor.

Friday, 8 April 2011

Yaklaşım farkı


Dün Edinburgh Kalesinin kaya oturtulmuş eteğinin çevresinde dağcılar vardı. Ben tırmanış alıştırması sanmıştım. Meğersem en aşağıya dev plakalar sermişler, milletin başına taşlar yağmasın diye yerinden oynamaya meyilli kaya pinçiklerini döküyorlarmış.

Bugünse aşağıdaki video'ya denk geldim. Gözlüklü amcayı hatırladınız mı? Bize kahvaltı vermişti hani. Peynirleri güzeldi allah için. Fakat, "Kilise falan olsaydı çoktan yapmışlardı. Müslüman kalesi olduğu için yapmıyorlar." şeklinde gerizekalıca yorumlar yapıyor.

http://video.ntvmsnbc.com/tarihi-kale-yikiliyor.html

Thursday, 24 March 2011

Eyyvah Eyvah II


Geçenlerde bi arkadaşım Facebook'a bu fotoğrafı "naabıyın?" altyazısı ile koyunca Türkiye'de olamadığıma bir kere daha üzüldüm. Zira bu "Eyyvah Eyvah" filminin ilkini çok sevmiştim, ama bir arkadaşın tavsiyesiyle youtube'da izleyince öğrendim ki meğer fil vizyona gireli bir sene olmuş o zaman. Son trend, insanların internete düşer diye filme gitmeyip beklemesini engellemek için DVDsini en az bir sene sonra piyasaya çıkarmak. "Eyyvah Eyvah 2" de büyük ihtimalle bu akıbetle önce sinemaya sonra piyasaya sürülecek diye beklediğim için bunu da kaçırdığıma üzülmüştüm. Sonra baktım internette çok kaliteli bir kopyası mevcut. Nedenini, sözlüğü filme ilgili bir şeyler karıştırırken buldum: http://www.ntvmsnbc.com/id/25184193/

Meğersem sinemalarda vizyona girmeden denetim için bakanlığa gönderilen filmi bi çakal kopyalamış birilerine vermiş. O da exponansiyel olarak internette yayılmış. Fakat film çok tatlı bişey olduğu için sonuçta bir mali fiyasko bekelenebilecek yani daha başlamadan zarar edebilecekken, film ilk satışını katlamış ve 4 milyona yakın seyirciyle Türkiye'de tüm zamanların en çok izlenen 5. filmi olmuş. Tabi ki listenin tümüne bakıldığında bu bir ölçü değil çünkü Recep İvedik, Kurtlar Vadisi, Arog-Gora, Issız Adam falan dolu.

İlk filmin en güzel sahneleri Bozcaada'ya en yazkın Çanakkale beldesi Geyikli'de geçiyordu, geri kalan büyük bir kısmı da İstanbul'da. Bu sefer tüm film o güzelim yerde geçiyor. İnsanın içini açıyor.

Dün trenle Lancaster'dan Edinburgh'a dönerken izliyordum. Ara ara komik sahnelerin dışında ikinci filmin akışı ile aynı, klasik Holywood stili, tansiyonun yükseldiği bir kurtarma sahnesi ile bitecek diye bekliyordum. Lakin, zalım baba yüzünden sevenler ayrılacakken sürpriz bir kavuşma sahnesi oldu. Ben de afedersiniz hüngürü koyuvermişim o ara. Derken, şansımı sigiyim, bilet kontrolü başladı. Amcann yüzüne bakmadan fırk fırk ederekten biletlerimi göstermişim :) Güzel film özetle.


not: filmde en az 10 tane de çalmalı-söylemeli deniz kenarında rakı sofrası var. çok pis canım çekti.