Saturday, 2 October 2010

"Bahçede bir şehri ağırlamak mümkün mü?"

Her şey bu kadar güzel denk gelir. Zamanı, mekanı, yazarı güzel bir yazı (keyfime göre azıcık bold-italik yaptım o kadar):


"Bahçede bir şehri ağırlamak mümkün mü?"



Şehir de bahçe kadar şefkatliyse, insanını tevazuun ‘sırat köprüsü’nden geçirivermişse, sokaklarında sırtınıza bir dost eli değmiş hissediyorsanız mümkündür elbet.
Adını hatırlamadığım Batılı
bir gezgin “Bütün dünyayı Mardinleştirmeliyiz” yazmış.
İlk gidişlerimden birinde bir kitapta karşılaştığım, bana henüz gizli bir parola gibi gelen bu cümleyi bir gün apansız tenimde hissettiğimde başladı şehir.
Yakıcı bir yaz günüydü. Şehir usul usul tütüyordu. Mezopotamya Ovası büyülü bir serap gibi yatıyordu altımızda.
Şehir, mişli geçmiş zaman kipinde asılı kalmış bir rüyaydı.
Üç dört yaşlarında bir geyiğe tutulan Murathan’ın şehriydi. Otuz yıldır görmek için can attığım, yollarını bilsem de bir türlü ulaşamadığım.
Taştan bir eski zaman şehri.
Kimileyin dik merdivenlerle birbirine bağlanan daracık gölgeli sokakların
billur bir fısıltısı var.
Bu çöl şehrinde sanki dipte bir su durmadan, durmadan çağıldıyor.
Şehrin yarısından çoğu gökyüzü.
Bulutların oynadığı oyunlar, yıldızların heyecanı, yazları akşam rüzgârının şefkati, bu şehrin bütün gezgin rehberlerinde yer almalı.
Çünkü Mardin, bir gökyüzü şehri.
Geceleri engin ovaya, gündüzün uzun uzun oynak bir sisle süslenmiş ufka dalıp avlunuzda otururken, o yükseklikten çok uzaktan görünen kasaba ışıklarıyla bir körfeze baktığınızı da zannedebilirsiniz. Mardin, bir deniz şehri değilse, bir serap şehridir ne de olsa.
Labirent şehir. Birbirine inen çıkan, birbirine değen okşayan sokaklar. Hele abbaralar.
Mardin’i tanıyınca bir kat daha anladığım, bin kat daha sevdiğim canım kardeşim Murathan’dan daha iyi mi anlatacağım?
“Birbirine ‘Abbara’ denilen karanlık tünellerle bağlanır sokaklar. Abbaraların çoğu evlerin altından geçer. Işıktan
koparak birkaç metre yürürsünüz karanlığın içinde; yukarıda odalar, sofalar, hayatlar... Abbaradan çıktığınızda sokak bitmemiştir. Bir süre sonra yeniden karşınıza bir abbara dikilir. Üstünde bir evin penceresine yansıyan gün ışığı, abbaranın üzerine yanlış yapıştırılmış bir etiket gibidir. Abbaranın ağzındaki karanlıkla, pencerede size gülümseyen gün ışığı mimarinin şakasıdır. Yaz sıcağında abbaraların içinde bir korsan gibi gezinen serinlik, teninizi okşar; yokuşlu, dik basamaklı merdivenlerin yükünü hafifletmek ister gibidir.”
Sonra çarşısını gezeceksiniz. Yüzlerce yıllık kazancıların yüzlerce yıllık yordamlarıyla dövdüğü kazanların sesi eşlik edecek.
Her sanatın ustasında aynı yorgun alışkanlık, aynı bilge sabrı. Camaltı ustaları Şahmeranlarını, Mardin güvercinlerini boyuyorlar bir köşede. Telkâri ustaları, kehribar taciri, dokumacılar farklı bir zamanın dokusuna nakşolunmuş.
Mardin’de telaş yok. Acele yok. Doğu’nun büyülü zamanı sarmallanarak farklı bir ruh iklimine taşıyor misafirini.
Ustalar, eski zamanların hürmetiyle yâd ediyor, kendi ustalarını. Süryanilerin kuyumu, Ermenilerin taş yontuculuğu, tahta oymacılığı gururla sergileniyor.
Müslüman Hıristiyan’dan razı.
Arap, Yezide’den; Süryani
Kürt’ten memnun.

Benzersiz medreselerinde Hanefilerle Şafilerin türbeleri yan yana. Eyvanlarında aynı suyla serinletiyorlar enselerini.
“Dünyayı Mardinleştirmeliyiz” diyen, bu birbirini muhabbetle seven, birbirinin adetini koruyan halka bakıp da demiş.
Böylesine gururlu, böylesine ketum eviçlerine bakarken yakalansanız hemen avluya davet ediliyorsunuz. Bir bardak ayran. Yoksulun ısrarlı mükrimliği.
Mardin’de sanki kimse kimseyi yadırgamıyor. Kimse birden bambaşka hayatlardan gelen sizi karşısında görüverince şaşırmıyor. Yüzlerce yıldır bu şehrin kulaklarına fısıldadığı sırrın gücüyle.
Kimse sokaklarda birbirine bağırmıyor. Büyük şehirlerin kirli asabiyeti hiç dolaşmamış bu sokakları.
Mardin, şehirlerin bir güzeli.
İnsan en sevdiğini bile gözü kapalı emanet edebilir Mardin’e.
Mardin’in kendini yalnız hissettiğinde onun sırtını okşayacağını; umut veren bir insanlık meseli gibi onu kucaklayıp koruyacağını bilirsiniz.

Yıldırım Türker, Radikal

2 comments:

  1. "Mardin’de telaş yok" bir sehrin daha saf bir tanimi olabilir mi?

    o degil de, gercekten var midir boyle sehirler? digerleri nerelerdedir? hangi vakit adinlamisizdir. hissettirir mi sehir dinginligini kolayca. yoksa cok mu zordur gorebilmek bir sehri..

    bakabilmek te onemli sanirim sehre, sindirmek ve yasamak da sehri..

    ReplyDelete
  2. Şehre bakmak,onu yaşamak,şehri güzelleştiren kuşkusuz.Ama her şehrin bir dokusu vardır ya kimsenin farklı birşey söyleyemeyeceği,bakir ve güzel kalan.Sadece ona bakan onu yaşayan ve sindirenin hissedebileceği...
    Mardin gerçekten böyle bir yerde,hiç yaşamamış olmama rağmen...

    ReplyDelete